Dostlar Seni Unutmadı
Yaşamı
“Üçyüzonda gelmiş idim cihana”
Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla
ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veysel’in
dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun
yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle
dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak
gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki
Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş,
oracıkta dünyaya getirmiş Veysel’i. Göbeğini de kendisi
kesmiş, bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür.
Veysellere yörede “Şatıroğulları” derler.
Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in
dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini
kasıp kavurmaktadır. Veysel’den önce, iki kız kardeşi çiçek
yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.
Yedi yaşına girdiği 1901’de Sivas’ta çiçek
salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa.
O günleri şöyle anlatıyor: “Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel
bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine
kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir
gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım.
Çiçeğe yakalanmıştım... Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek
beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde
indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.”
Bu düşmeden sonra Veysel’in belleğine
bir de renk işler: Kırmızı. Düşerken büyük bir olasılıkla
elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu eşi Gülizar Ana şöyle
anlatıyor: “Bilinmez değilsin, renklerden yalnız kırmızıyı
hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek
hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın
rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı... Yeşili de elleriyle
bulur ve severdi.”
Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı
seçebiliyormuş bu gözüyle o sıralar. Yalnız yakınlardaki
Akdağmağdeni’nde doktor varmış. Babasına “Çocuğu Akdağmadeni’ne
götür, orada gözünü açacak bir doktor var” demişler. Sevinmiş
babası.
Ne var ki, olumsuzluklar yakasını bırakmamış
Veysel’in. “Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş.
Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir
değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş
böylece.”
Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında
bir kızkardeşi varmış Veysel’in. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce
gözyaşı dökmüş bu hale. Bundan böyle bacısı elinden tutarak
gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veysel’i. Gittikçe içine
kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas’ın
bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veysel’in babası da şiire
meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veysel’in dertlerini
birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz
verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek
avutmağa çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman
zaman babası Şatıroğlu Ahmet’in evine uğrar, çalıp söylermiş.
Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin
de sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış.
İlk saz derslerini babasının arkadaşı
olan Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık
Alâ) almış. Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden
çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan
ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veysel’i.
Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanların
dünyalarıyla tanışıyor böylece.
“Âşık Veysel’in hayatında ikinci mühim
değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye
gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmıştır.
Harp patladıktan sonra Veysel’in bütün arkadaşları, emsalleri
cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum...
Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir
inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu
çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki
armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların
ta tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara
bırakmaktadır.”
O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır
Enver Gökçe’ye;
“Eve girerim, yüzüm asık: anam babam halimi
bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar
benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten
çekinirim, öyle ki, sazdan bile farır gibi oldum.”
Bunda biraz Anadolu’da “erkek oğlan” olgusunun
etkisi varsa, daha çok Veysel’in vatanseverliğinin, vatana
olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan
şöyle dizeleştirir bunu:
“Ne yazık ki bana olmadı kısmet
Düşmanı denize dökerken millet
Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet
Kılıç vurmak için düşman başına.
Bugünler müyesser olsaydı bana
Minnet etmez idim bir kaşık kana
Mukadder harici gelmez meydana
Neler geldi bu Veysel’in başına.”
Veysel’in annesi ve babası seferberlik
sonlarına doğru “belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel’e bakamaz”
düşüncesiyle Veysel’i Esma adında, akrabalarından bir kızla
evlendiriyorlar. Esma’dan bir kız, bir oğlu oluyor Veysel’in.
Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında
kalarak ölüyor... Veysel’in acıları bununla da bitmiyor;
aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye başlıyor. 1921’in
24 Şubat’ında annesi bir gün ondan onsekiz ay sonra da babası
ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle uğraşıyor. Köye de
bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlan’dan, Emrah’tan,
Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemektedirler.
Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel de geri kalmamaktadır.
Ağabeysi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca
çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar.
Bu hizmetkar ileride Veysel’in bağrında açılacak başka yaranın
sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi
Ali de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk eşi olan Esma’yı
kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veysel’in acılı yaşamına
bir acı daha ekleniyor böylece.
Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in
kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında
gezdirmiş Veysel onu, ne çare o da yaşamamış.
Bir şiirinde dile getirdiği gibi:
“Talih çile kadar sözü bir etmiş,
Her nereye gitsem gezer peşimde.”
Bin katmerli acılar silsilesi kısacası.
“O artık alemden, bu diyardan uzaklaşmak,
göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir. 1928’de en iyi
arkadaşı olan İbrahim ile Adana’ya gitmeye karar veriyorlar.
Fakat Sivas’ın Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi
âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veysel’i dinleyelim:
“Bu adam, saz çalarım dinler, söze başlarım
keser. Gideyim derim, ‘ah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor,
gel gitme’ diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım,
gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.”
Veysel’in köyünden ilk ayrılışı şöyledir:
Zara’nın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veysel’i
köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşıyorlar. Kendisini
Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’lı Kalaycı Hüseyin,
Veysel’e yol arkadaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafik’in
Yalıncak köyüne ve Zara’nın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya
güzel bir saz alıyor; Sivas’tan Sivrialan’a dönerlerken
arkadaşları bir “üç kağıtçı” grubuna yakalanarak bütün paralarını
kaybediyorlar. Arkadaşları Veysel’in 9 lirasını da alarak
kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra
Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.”
1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni
olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları “Halk Şairlerini Koruma
Derneği”ni kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç
gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenliyorlar. Böylece
Veysel’in yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başlıyor.
Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecer’le tanışması hayatında
yeni bir başlangıcı işaretliyor.
1933’e kadar usta ozanlarından şiirlerinden
çalıp söylüyor. Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünde A. Kutsi
Tecer’in direktifleriyle bütün halk ozanları cumhuriyet
ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar
arasında Veysel de var. Veysel’in günışığına çıkan ilk
şiiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası”... dizesiyle
başlayan şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veysel’in
de köyünden dışarıya çıkması oluyor.
O zaman Sivrialan’ın bağlı olduğu Ağacakışla
nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veysel’in bu destanını çok
beğeniyor, “Ankara’ya gönderelim” diye istiyor. Veysel de
“Ata’ya ben giderim” diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yayan
yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan
bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay yol çiğneyerek
Ankara’ya geliyorlar. Veysel Ankara’da konuksever tanıdıkların
evlerinde kırkbeş gün misafir kalıyor. Destanı Atatürk’e
getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürk’e
okumak kısmet olmuyor. Eşi Gülizar Ana: “Ata’ya gidemediğine
bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur...”
diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı
gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayınlanıyor.
Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde
çalıp-söylemeye başlıyor, seviliyor, saygı görüyor.
O günleri şöyle anlatıyor: “Köyden çıktık.
Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankırı köylerinden
geçip üç ayda Ankara’ya gelebildik. Otele gitsek para yok.
‘Nere gidek? Nasıl Edek?” diye düşünüyoruz. Dediler ki:
“Burada Erzurumlu bir Paşa Dayı var. O adam misafirperverdir.”
O zamanlar Dağardı diyorlardı, (şimdiki Atıf Bey Mahallesi)
orada ev yaptırmış Paşa Dayı. Gittik oraya. Adamcağız hakikaten
misafir etti. Birkaç gün kaldık o zaman, Ankara’da, şimdiki
gibi kamyon filan yok. Bütün işler at arabalarıyla görülüyor.
At arabaları olan, Hasan Efendi adında bir adamla tanıştık.
O, bizi evine götürdü. Kırkbeş gün Hasan Efendi’nin evinde
kaldık. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemeğimizi, yatağımızı,
herşeyimizi sağlar. Dedim ki: -‘Hasan Efendi biz buraya
gezmek için gelmedik! Bizim bir destanımız var. Bunu, Gazi
Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız?’
Dedi ki: -‘Vallahi ben böyle işlerle ilgili
değilim. Burada bir milletvekili var. Adı Mustafa Bey, soyadını
unuttum. Bu işi ona anlatmak gerek. Belki size o yardımcı
olabilir.’
Gittik Mustafa Bey’e derdimizi anlattık.
Öyle böyle bir destanımız var. Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak
istiyoruz. ‘Bize yardım et!’ dedik.
Dedi ki: -‘Amaan! Şimdi şaire falan önem
veren yok. Kıyıda köşede çalın çağırın. Geçin gidin!’
-‘Yok öyle değil dedik. Biz destanımızı
okuyacağız, Mustafa Kemal’e!’
Milletvekili Mustafa Bey, ‘okuyun da bir
dinleyeyim bakayım’ dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankara’da
çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’yle konuşacağını söyledi.
‘Yarın bana gelin!’ dedi. Gittik. ‘Ben karışmam’ dedi. Sonunda
kesti attı. Biz ordan döndük geldik. ‘Ne yapsak?’ diye düşünüyoruz.
Sonunda, ‘Matbaaya biz gidelim’ dedik. Saza, tel alıp takmak
eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus Meydanı’ndaki çarşıya,
o zamanlar Karaoğlan Çarşısı diyorlardı. Saz teli almak
için Karaoğlan Çarşısı’na yürüdük.
Ayağımızda çarık. Bacağımızda şal-şalvar,
şal-ceket, belimizde kocaman bir kuşak.! Efendim polis geldi:
-‘Girmeyin’ dedi. ‘Çarşıya girmek yasak!’ Bizi tel alacağımız
çarşıya sokmadı.
Polis: -‘Yasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz
mısınız? Orası kalabalık. Kalabalığa girmeyin!’ diye diretti.
-‘Peki girmeyelim’ dedik. Polisi güya
salmış gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadaşım
İbrahim’e çıkıştı. –‘Kafadan gayri müsellah mısın? Girmeyin
diyorum. Beynini patlatırım senin!’ diye çıkıştı.
-‘Beyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarşıdan
saz teli alacağız!’ dedik. O zaman polis, İbrahim’e: -‘Tel
alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al!’ Neyse
gitti İbrahim teli aldı geldi. Tel taktık. Ama sabahleyin
çarşıdan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayı bulduk.
-‘Ne istiyorsunuz?’ dedi müdür.
-‘Bir destanımız var. Gazeteye vereceğiz!’
dedik.
-‘Çalın bakayım; bir dinleyeyim!’ dedi.
Çaldık dinledi!
- ‘Ooo! Çok iyi’ dedi. ‘Çok güzel.’
Yazdılar. ‘Yarın gazetede çıkar’ dediler.
‘Gelin de gazete alın!’ Orada bize telif hakkı olarak biraz
da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldık. Çarşıya
çıktık. Polisler:
-
‘Oooo! Âşık Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin!
Oturun!’ dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın! Çarşıda
bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemal’den ses yok.
Dedik: ‘Bu iş olmayacak.’ Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde
destanımı üç gün birbiri üstüne yayınladılar. Mustafa Kemal’den
yine ses çıkmadı. Köye dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde
yol paramız da yok. Ankara’da bir avukatla tanışmıştık.
Avukat: - ‘Ben belediye başkanına bir
mektup yazayım. Belediye sizi köyünüze parasız gönderir!...’
dedi. Elimize bir mektup verdi. Belediyeye gittik. Orada
bize dediler ki: - ‘Siz sanatkâr adamsınız. Nasıl geldinizse
öyle gidersiniz!’
Döndük avukata geldik. ‘Ne yaptınız?’dedi.
Anlattık. ‘Durun bir de valiye yazalım!’ dedi. Valiye de
dilekçe yazdı. Valiye dilekçemizi imzalayıp yine Belediyeye
buyurdu. Belediyeye ilettik. Belediye bize: -‘Yok!’ dedi.
‘Paramız yok! Sizi gönderemeyiz!’ dedi.
Avukat içerledi ve kahretti: - ‘Gidin!
İşinize gidin!’ dedi. ‘Ankara Belediyesi’nin sizin için
parası yokmuş; tükenmiş!’ dedi. Acıdım avukata.
‘Nasıl edelim? Ne edelim?’ derken bir
de ‘Halkevi’ne uğrayalım bakalım. Belki oradan bir şey çıkar’
diye düşündük. Mustafa Kemal’e gidemiyok. Halkevine gidek.
Bu defa, Halkevine, bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim.
Orada dinelip duruyorduk.
İçeriden bir adam çıktı: -‘Ne geziyorsunuz
burada? Ne yapıyorsunuz?’ diye sordu.
-‘Halkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar!’
diye cevap verdik.
-‘Bırakın! bu adamlar, tanınmış adamlar!
Âşık Veysel bu!’ dedi.
O içeriden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi
müdürüne gönderdi. Orada: -‘Ooo! Buyurun! Buyurun! dediler.
Halkevinde bazı milletvekilleri varmış. Şube müdürü onları
çağırdı: -‘Gelin halk şairleri var, dinleyin.’ dedi.
Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey:
-‘Yahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara
birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de Halkevinde
bir konser versinler!’
Hakikaten bize, birer takım elbise aldılar.
Biz de o Pazar günü Ankara Halkevi’nde bir konser verdik.
Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankara’dan köyümüze
işte o parayla döndük.
Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin
ünlü ozanlarından Âşık İzzeti’nin:
“Mecnunum, Leyla’mı gördüm
Bir kerrece baktı geçti.
Ne söyledi ne de sordum
Kaşlarını yıktı geçti
Soramadım bir çift sözü
Ay mıydı gün müydü, yüzü
Sandım ki zühre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti.
Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçti.
Bilmem hangi burç yıldızı
Bu dertler yareler bizi
Gamzen oku bazı bazı
Yar sineme çaktı geçti..
İzzetî, bu ne hikmet iş
Uyur iken gördüm bir düş
Zülüflerin kement etmiş,
Yar bonuma taktı geçti.”
şiiridir.
Köy Enstitüleri’nin kurulmasıyla birlikte,
yine Ahmet Kutsi Tecer’in katkılarıyla, sırasıyla Arifiye,
Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy
Enstitüleri’nde saz öğretmenliği yapıyor. Bu okullarda Türkiye’nin
kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla
tanışma olanağı buluyor, şiirini iyiden iyiye geliştiriyor.
1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi,
özel bir kanunla Âşık Veysel’e, “Anadilimize ve milli birliğimize
yaptığı hizmetlerden ötürü” 500 lira aylık bağlanmıştır.
21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30’da
doğduğu köy olan Sivrialan’da, şimdi adına müze olarak düzenlenen
evde yaşama gözlerini yumdu.
Âşık Veysel’in yaşamını özetlemek gerekirse,
Erdoğan Alkan’ın şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur:
“Kızılırmak soru işaretine benzer, Zara’dan doğar, Hafik
ve Şarkışla’dan sonra Sivas topraklarını terkeder. Bir yay
çizip Kayseri’yi, Nevşehir’i, Kırşehir’i, Ankara’yı ve Çorum’u
sular, Samsun’un Bafra ilçesinde denize dökülür, Âşık Veysel’in
yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafra’dadır, bir
ucu da Zara’da. Bafra’ya dek uzanan acılı bir yaşam Zara’nın
doğusundaki Kızıldağ’ın gür sularıyla beslenip sona erer.”
SANATI
Dünya Görüşü
Hem yaslandığı köy / kasaba kültürünün
etkisi hem de çağdaş anlamda bir eğitim olanağından yararlanamamanın
getirdiği doğal sonuçla, köy / kırsal kesiminin kaderci
dünya görüşü onda da egemendir. Bunları söylerken, Veysel’in
içerisinde bulunduğu ruh halinin de değerlendirilmesinden
yanayım. Kuşkusuz, çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı
bir yığın olumsuz etkinin, yaşama bakışını, onu nasıl bir
küskünlüğe ittiğini görmezden gelemeyiz.
Bir sanatçının dünya görüşünü elbette,
yaşadığı sosyal çevre belirler. Bunu biraz daha somutlaştırırsak,
içerisinde yaşadığı maddi yaşam koşulları belirler. Âşık
Veysel’in yaşadığı sosyal çevre, köy ile kasaba kültüren
sahip, ekonomik anlamda tarıma dayalı, kapitalizm öncesi
üretim biçimleri egemen, sanayileşme sıfır... Bir de ekonomik
yapının paralelinde, eğitim-öğretim gibi etkenlerin düşüklüğü,
savaştan yeni çıkmış bir toplumun ekonomik ezikliği eklenip,
çiçekten telef olan insanların coğrafyası düşünülürse, Veysel’i
biçimlendiren sosyal çevre çok kolay anlaşılır. Bir de toplumsal
/ sosyal çevrenin yazılı kültürden uzaklığı, bütün edebi
/ sanatsal birikimini sözlü kültürüyle oluşturduğu gerçeği
gözardı edilmezse, bu koşullar içerisindeki sanatçı tipinin
anlaşılması daha kolay olur. Bu sosyal çevreye, üstüne üstlük
bir de göz gibi bir organını yitirmiş insanın fiziki eksikliği
eklenirse Veysel’i anlamak, şiirlerini de yerli yerine oturtmak
daha kolay olur.
Gözlerinin görmeyişi, onu bütünüyle etkilemiştir.
Öyle ki:
“Kuş olsan da kurtulmazdın
elimden
Eğer görsem idi göz ile seni”
Derken Âşık Veysel’in bu anlamda duyduğu
hasretin ne kadar derin olduğu kolaylıkla anlaşılır.
Adnan Binyazar, Veysel’deki görme eksikliğini,
onun dizeleriyle yorumlarken “bal”a “tuz” katılmıştır diye
vurguluyor.
Gerçi Âşık Veysel çoğu kere olumsuzluklardan
feleği suçlu bulup, sebebi orada ararken; öte yandan okul
gibi, fabrika gibi, hastane gibi hayatta somut işlerliği
olan atılımların, pozitif unsurların şiirini de yazar. Bu
bakımdan ondaki feleğe yaslanmayı, kaderciliği bilimin karşısında
bir kadercilik, körükörüne bir saplantı olarak algılamamak
gerekir.
“Dünya tebdil oldu durum değişti,
Kimi aya gider kimi cennete”
derken, onun bilimsel gelişmelere kulak
kabartırken, karşılaştırma yaptığı etkenleri de değerlendirme
bakımından ciddi bir perspektif oluşturduğunu görürüz, “ay”
ve “cennet” kavramlarını bir bakıma iki değişik inanma biçimi
anlamında kullanıyor o.
Sonra bir başka şiirinde:
“Dünyanın en zengin aklını
gördüm
Sermayesin sordum dedi ki
okul.
İnsanlara hizmet yaptığın
yardım,
Merhametin duygum dedi ki
okul.
Sudan ateş yapan en güzel
sanat
Dünyayı ışığa kaplarsın kat
kat
Fikriyle mi ettin bunları
icat
Rehberim oldu dedi ki okul.
Bu bir keramet mi yoksa hüner
mi
Göz görmezse gönül buna kanar
mı
Öksüz tarlada sapan döner
mi
Eker biçer motor dedi ki
okul.
Kanat takar gökyüzünde uçarsın
Denizleri müdanasız geçersin
Soğuğu yağmuru nasıl seçersin
Rasathane kurmuş dedi ki
okul.
Çeşitli taşıtlar bir de trenler
Hekim olup her yareyi saranlar
Bunu sen mi yaptın yoksa
erenler
Daha neler yapar dedi ki
okul.
Radyo hayrete düşürdü beni
Her dilden biliyor yok amma
cam,
İlim akıl fikir yaratmış
bunu
Lambası dalgası dedi ki okul.
İnsanlar kafası bunları bulan,
İlimdir dünyada hakikat olan
Bütün bu işlerin temelim
kuran
İnan buna Veysel dedi ki
okul” diyor.
Bu ve bu türden başka örnekler, Âşık Veysel’deki
tanrı / felek gibi doğaötesi kavramların bir bağnazlık ya
da tek çareymiş gibi gösterilmediğini belirtiyor. Bu bakımdan
onda herhangi bir katılık göremeyiz. Esnektir, hoşgörüdür.
Zaman zaman umutsuzluk ve hiçlik duygusuna
kapılsa da Veysel, büsbütün yaşama sarılmayı elden bırakmaz.
Yaşamı anlama ve anlamlandırma çabası sürekli ağır basar.
Ayrıca “ahiret” kavramı da ondan derin değildir.
“Âşık Veysel’in belirgin bir felsefesi
var mıydı?” sorusuna Ruhi Su şu yanıtı veriyor: “Felsefe
sözcüğü ile toplumun içinde Veysel’in önerdiği ya da benimsediği
bir düşünce biçimi var mıydı diye soruyorsanız, vardı elbet.
Bütün iyi niyetli, babacan insanlarımız gibi, o da çalışmayı
öğütlerdi. Yerine göre, geleneklerimize bağlı kalmayı önerdiği
de olurdu. Kendi inancı sevgiye, hoşgörüye ve insanın yaratıcı
gücüne dayanan bir inançtı, ama toplumdaki gelişmeler hakkında
ne düşündüğü sorulduğu zaman, ne söylemesini istediklerini
sezecek kadar da akıllıydı.”
Veysel’in bir özelliği de şu: Dinî şekilciliğin
baskısına dayanmaması onu kırmaya çalışması, Allah ile samimi,
senli benli olması. Daha doğrusu Bektaşi geleneğine bağlılığı...
Tanrıya hitap şiirinde olduğu gibi:
“Kainatı sen yarattın
Her şeyi yoktan var ettin
Beni çıplak dışar attın
Cömertliğin nerde senin.”
Nejat Birdoğan, “Kimi şiirinde Veysel’i
düşünce olarak coşkulu, ozan olarak henüz yetersiz buluruz.
Aslında bu tür şiirlerinin daha sonrakilerinde bile bir
ozandan çok bir toplum eğitmeni Veysel’i görürüz. Bu çalışmalarında
Veysel cumhuriyetin korunmasında ve ulus bütünlüğüne yardımcı
olarak şiiri bir araç gibi görür. Davranışlarında da böyledir.
Düşünce olarak tertemiz bir adamın eylemlerinde de namuslu,
çalışkan olduğu ve özellikle doğru tanılara başvurduğu gözlenir.
Kızılırmak üzerinde Kaplan Deresi Köprüsü’nü köy köy dolaşıp
para toplayarak yaptırması ondaki bu sorumluluğun bir göstergesidir.
Ama bize kalırsa Veysel’den en olgun şiirler
insanı ve insanla ilgili öğeleri konu alan şiirlerdir. Bu
deyişlerde Veysel, insanın kaynağından başlayarak bir gövdede
canlanmasını, bu süre içerisinde nasıl çalışması, nasıl
davranması gerektiğini ve bu yolun sonunda gene kaynağına
dönmesini anlatır. Bir başka tanımla tasavvuf ozanı Veysel
vardır bu deyişlerde. Bağlı olduğu inancın ıssız bir Anadolu
köyünde kendisine aşıladığı bu duygular, Veysel’de gönül
gözü ile geliştirilmiş, Veysel Aleviliğin büyük sırrını
gönlünde çözmüştür.” diye değerlendirmektedir.
Batıl inançlara, çağdışı tutuma karşı
olan Veysel, bu konuda da oldukça duyarlıdır.
“Devri Cumhuriyet asırı yirmi
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.
Dünya ayaklanmış aya gidiyor
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş
Bırak sar’öküzü varsın yayılsın
Set çekme gözlere herkes
ayılsın
Her köşeye bir fabrika kurulsun
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş
Yürüyen yolcuyu çekme geriye
Dikkat eyle karıncaya arıya,
Gidiş böyle kavuşaman huriye
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.
Zarar gelmez sana kaçınma
sazdan
Günahın korkusu çıkmıyor
bizden
Vazgeç demiyorum sana namazdan
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.
Destekle fakiri okut yetimi
Bu hayırlar dinimizce kötü
mü
İdrak eyle hidrojeni atomu
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.
Dökülen yağmurun kilogramı,
Ölçmüş biçmiş metre midir
kare mi
Çok yatarsın azdırırsın yaramı
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.
Göklere fırlıyor bu kadar
füze
Bu işler bir ibred değil
mi bize
İstiyor aydaki sırları çöze
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.
Allah’ın varlığı mevcut insanda
İlim akıl fikir sermaye sende
Çalıştır gemiyi otur dümende
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.
Hiçbir şey bilmezsin dik
biraz kavak
Boş gezene derler serseri
savak
Yumma gözlerini dünyaya bir
bak
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.
Veysel ne durursun herkes
gidiyor
Zaman uymaz, sen zamana uy
diyor
Fen çok büyük kerameti yutuyor
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.”
Bu şiiri bile tek başına yukarıda onun
hakkında vurguladığım belirlemeleri aydınlatacak niteliktedir.
Görüldüğü üzere, o toplumdaki değer yargılarını hayatın
somut gerçekleriyle örneklendirerek eleştiriyor. Taraf oluyor
burada Veysel. Bilimden yana, aydınlıktan yana, gelişmeden,
somut gerçeklerden yana taraf oluyor. “Bırak sar’öküzün
varsın yayılsın” derken, “Dünyanın sarı öküzün boynuzları
üzerinde durduğu” inancıyla alay ediyor. Gözlerine set çekme
diyor. Sonra, Tanrı’yı insanlaştırıyor, Allah’ın varlığı
mevcut insanda” diyor.
“Ancak, temel görüşlerine, açısına bakacak
olursak, Veysel, bir toplumcu bilinç açısıyla, bilinçli
bir toplumcu ozan açısıyla yanaşmamıştır bu konuya. Veysel
kendisine doğal gelen bu ayrıcalıkları Tanrıya, kadere ve
doğal gibi gördüğü birtakım güçlere atfetmiştir. Karşısına
aldığı toplumsal düzen değil, doğal düzendir.”
“Onun sanatı var olanı öven, mevcuda kanaat
eden romantik sanattır” türünden vurgulamalarla Veysel’i
dar çerçevede ele almanın, kestirmeden yargıda bulunmanın
ne Âşık Veysel’i anlamaya katkısı olacaktır, ne de bu vurgulamayı
yapan araştırmacılarda gözlendiği üzere, geleneği ve geleneği
sürdürenlerin çok yetkin oldukları savını kanıtlamaya. Oysa
Âşık Veysel, yaşamıyla, yaptıklarıyla, şiirleriyle vardır.
Değerlendirmelerimizi bu somut gerçeklikten hareket ederek
yaparsak, anlamlı bir katkıda bulunmuş olabiliriz.
Yukarıdaki vurgulamalarda da değindiğim
gibi, Âşık Veysel içerisinde bulunduğu kültürel ortam açısından
köy-kasaba mekânında yetişmiş, bu çevrenin değerleriyle
örgütlenmiş bir sosyal düzenin insanıdır. Köylülüğün getirdiği
tipik bir özellik de, tutarsızlıktır. Onun içerisinden çıktığı
kültürün terimiyle söylersek “vefasızlık” onda da görülür.
Özellikle, onun gelişmesinde, tanınmasında, sesinin ve sözünün
yaygınlaşmasında büyük katkısı olan Halkevleri, Köy Enstitüleri
gibi kurumlara karşı Veysel, yaşadıkları sürece sahip çıkmış,
övgüler dizmiştir, ama onlar kapatılınca pek oralı olmamış,
tepki göstermemiştir. En büyük zaafı da budur.
Gelenek ve Âşık Veysel
Bütün halklar da olduğu gibi, Türkler’in
de en eski sanat ürünleri büyüsel törenlerden kaynaklanmaktadır.
Türk Edebiyatı tarihine ilişkin mükemmel
denebilecek kaynakların bulunmayışı, biraz geniş bir alana
yayılmalarından ve hareket halinde olmalarından kaynaklanıyorsa
da, biraz da yazılı edebiyatının çok geç tarihlerde oluşmaya
başlamasından ileri gelmektedir. Hatta, Türk Edebiyatı ve
tarihine ilişkin en eski belgeleri de Çin kaynaklarından
öğreniyor olmamız da bunu açıkça gösteriyor. “En eski Türk
şairleri – Tonguzlar’ın Şaman, Mogol ve Boryatlar’ın Bo
veya Bugue, Yakutlar’ın Oyun (Ouioun), Altay Türkleri’nin
Kam, Samoitler’in Tadibei, Finovalar’ın Tietoejoe, yani
bakıcı, Kırgızlar’ın Baksı-Bakşı, Oğuzlar’ın Ozan dedikleri
–sahir-şair’lerdir. Sihirbazlık, rakkaslık, mûsikişinâsilik,
hekimlik gibi birçok vasıfları kendilerinde toplayan bu
adamların, halk arasında büyük bir yer ve ehemmiyetleri
vardı. Muhtelif zaman ve mekanlarda bunlara verilen ehemmiyet
derecesi, kıyafetleri, kullandıkları mûsiki aletleri, yaptıkları
işlerin şekli tabiî değişiyor; fakat semadaki ma’butlara
kurban sunmak, ölünün ruhunu yerin dibine göndermek, fenalıklar,
hastalıklar ve ölümler gibi fena cinler tarafından gelen
işleri önlemek, hastalıkları tedavi eylemek, bazı ölülerin
ruhlarını semaya yollamak, hatıralarını yaşatmak gibi muhtelif
vazifeler hep ona aittir. Bütün bu muhtelif işler için tabiî
muhtelif ayinler vardı. Bunların bir kısmı unutulmakla,
yahut şekil değiştirmekle beraber, bir kısmı hâlâ Kırgızlar’da,
Altaylar’da, Kazaklar’da yaşamaktadır. Şaman yahut baksı,
bu ayinlerde istiğrak hâline gelerek birtakım şiirler okur
ve onları kendi mûsiki aletiyle çalar, beste ile beraber
olan ve sihirli bir mâhiyeti haiz sayılan bu güfteler, Türk
şiirinin en eski şeklini teşkil etmektedir.”
Bu ayinlerde kullanılan müzik aletlerinden
biri davulsa, kuşkusuz diğeri de kopuzdur. Abdülkadir İnan
XI. yüzyıl tarihçilerinden Gardizi’ye dayanarak, Eski Yenisey
Kırgızları’nın şaman ayinlerinde saz çaldıklarını belirtir.
Abdülkadir İnan “Bugünkü Kırgız Kazak baksıları kopuz kullanırlar.
Eski Oğuzlar’da, İslam’dan sonra, şamanizm geleneklerini
devam ettiren ozan’lar kopuzu mübarek saymışlardır. Dede
Korkut her hikayede kopuzu ile meydana çıkıyor, ad verirken,
dua (alkış) ederken hep kopuz çalıyor; Oğuz kahramanı kopuzun
sesinden kuvvet alarak mücadelede galip oluyor.” der.
Bizim ozanlarımızın çaldıkları çalgının
bu ayinlerde kullanıldığını gösteren kanıtlar fazlasıyla
vardır. XIV-XV. yüzyıllardan yazıya geçirildiği sanılan,
Dede Korkut Hikayelerinde de kopuza ilişkin kutsal davranışların
varlığını görüyoruz. “Uşun Koca Oğlu Segrek Boyu” adlı hikayede:
“-Bre kâfir, Dedem Korkut’un kopuzunun hürmetine (adına),
çalmadım! dedi, eğer elinde kopuz olmasaydı, ağamın başı
için, seni iki parça kılardım! Çekti kopuzu elinden aldı.”
diye geçmektedir.
Bütün ilkel topluluklarda görüldüğü üzere,
eski Türk topluluklarında da ozan ya da kam, baksı gibi
adlarla anılan bu kişilikler, söz söylemeye, saz / kopuz
/ davul çalma gibi yeteneklerin yanısıra, büyücülük, hekimlik
vb. çeşitli görevleri de üzerlerinde toplamışlardır. Bu
bakımdan da toplum üzerinde oldukça etkindirler.
İş bölümünün yaygınlaşması ozan, kam,
baksı gibi toplumun ileri gelen ve birçok işi birarada yürüten
bu kişiliklerini de değiştirmiş, dinsel törenler için din
adamları, sağaltım için hekim, vb. meslekler gelişmiştir.
“İslamiyet’in kabulü ile terkedildiği
düşünülen Ozan-Baksı geleneğinin, beş asır sonra birdenbire
İslami biçimde ortaya çıkması kanaatimizce mümkün değildir.”
diyen Prof. Dr. Umay Günay, bunu şöyle açıklıyor: “Bu edebiyatın
geçiş devri ile ilgili örneklerin şimdiye kadar tespit edilememiş
olması şansızlıktır. İslamiyet’in kabulünden sonra yeni
bir yurt edinme gayreti ve mücadelesi içinde olan Türklerin
bu dönemde yeni dini benimseme ve yayma çabası ile bugün
Tekke Edebiyatı adı ile anılan tarzda eser vermeleri ve
bunlara daha çok itibar etmeleri makul bir düşüncedir. Ancak
unutulmamalıdır ki bu konudaki ilk eserlerde Arap-Fars edebiyatından
daha sonraki yüzyıllarda alınan nazım şekilleri ve nazım
unsurları ile değil, milli nazım şekillerimiz ve unsurlarımız
dahilinde meydana getirilmiştir. Ozan-baksı geleneği ile
bu arada bir ölçüde Tekke tarzında tesirli olurken diğer
taraftan yok olmama çabası göstermiş ve kendi kural ve kalıplarını
daima sahip olduğu bir esnekliği kullanarak yeni şartlara
uydurmuştur. XV. yüzyılda yazıya geçirildiği XI-XII. yüzyıllarda
teşekkül ettiği kabul edilen Dede Korkut hikayelerindeki
ozan tipi ve şiir icra geleneği ayrıca hikaye kahramanlarının
zaman zaman karşılaştıkları olayları ve duygularını anlatmak
için sazlarını ellerine alarak deyişler söylemeleri XVI.
asırdan günümüze kadar izlediğimiz Âşık Edebiyatından farklı
değildir. Ozan-Baksı geleneğinin hususiyetlerinden olan
büyücülük, hekimlik, din adamlığı gibi hususiyetler İslamiyet’ten
sonra terkedilmiştir. Âşıklar eğitimciliği ve sanat temsilciliğini
üstlenmiştir.”
Âşık olarak adlandırılan sanatçı tipi,
şiir, nazım ve düz yazı karışımı bir öykü çeşidinin yaratıcısı
olarak tanımlanmakta. Boratav: “... Bir yönüyle eski destan
(épopé) geleneği sürdüren, ama başka bir yönüyle, adının
da belirttiği gibi “sevda şiirleri” (lirik türden şiirler)
söylemekle görevlenmiş bir sanatçıdır. Onun yaratıcılığı
irtical iledir: Şiiri yazmaz, söyler. Onda şiir müzikten
ayrılmaz; demek ki sadece söylemez, çalar ve çağırır. Âşıklar
düz konuşma biçiminde söylemekle şiir söylemeyi dilden söylemek
ve telden söylemek deyimleriyle ayırırlar; bununla Âşık’ın
şiirini söylerken sözlere eşlik eden müzik aracının, sazın,
Âşık’ın şiirlerinden ayrılmaz bir öğe olduğu anlatılmak
istenir.” diyor ve ekliyor: “Demek ki Âşık şiiri sözlü gelenekte
oluşan ve gelişen bir sanattır; müzikten ayrı düşünülmeyeceği,
bir kerteye kadar “seyirlik-dramatik” öğeleri olan “katışık”
bir anlatı sanatını kapsar.”
Âşık Veysel’i bu gelenek içerisinde düşündüğümüzde,
Âşık Edebiyatı’nda gördüğümüz ve giderek bir Âşık Edebiyatı
esası olan bade içme / buta alma kavramının onda görülmediğini,
usta-çırak ilişkisinin de, yaşam öyküsü bölümünde de ayrıntılı
olarak görüldüğü gibi, Âşık Veysel’de bir yol gösterme biçiminde
ortaya çıktığını, gelenekle öyle içiçe bir durum sergilemediğini
görürüz. Gelenekte görülen usta-çırak ilişkisi, bir ustanın
yanında hem sazı öğrenmek ve geleneği öğrenmek hem de bir
süre birlikte dolaşmakla belirir. Âşık Veysel’de durum pek
böyle değildir. Örneğin, Âşık Veysel bade içmemiştir. Badesiz
Âşıktır. Günümüzde bile kimi Âşıkların yakıştırdığı Pir
elinden dolu içmek gibi bir ayrıcalığı da olmamıştır. Âşık
Veysel’de Âşık Edebiyatı’nda gördüğümüz esaslardan biri
olan hikaye anlatma da yoktur. Âşık karşılaması olan atışma,
muamma asma ya da çözme gibi geleneğin içerisinde olan olgularla
da pek oralı değildir Âşık Veysel. Onun kimi atışmaları
vardır ama, bunlar da gelenek içerisinde görülen tipte değildirler.
Gerçi Âşık Veysel, halk şiirimizde önemli
yere sahip kimi ozanların adlarını anarak, (Karacaoğlan,
Dertli, Yunus soyum var / Mansur’a benzeyen bazı huyum var)
bu geleneğe bağlılığını dile getirir ama, onun bu dile getirmesi
geleneksel halk şiirinde görüldüğü türden bir dile getirme
değildir. Hatta bir şiirinde:
“Elimden bir dolu içtim
Türlü türlü derde düştüm.”
diyerek bade içme geleneğiyle çağrışım
yaratsa da, gerçekte o anlamda bir işlevi yoktur bu dizelerin.
Adnan Binyazar’ın biraz daha ileri giderek “Veysel’de “dolu
içmiş”, Hak aşığı ozanlar kuşağına katılmıştır.” vurgulaması
bu bakımdan aşırı abartma sayılmalıdır.
Kurt Reinhard “Sivas Vilayeti Âşık Melodi
Tipleri” başlıklı çalışmasında, Âşık Veysel Ekolü olarak
nitelendirilen ve Orta Anadolu bölgesini içeren Âşık ezgilerini
anonim halk türküleri ve ezgilerinden farklı olarak şöyle
ifade etmektedir.” Âşık ezgileri, güftenin mısralarında
sayısıyla bağlantılıdır. Doldurma veya tekrar edilen kelimeler
açık biçimde telafuz edilmektedir. Ezgilerde belli motifler
sık sık tekrarlanmakta, türkülerde sazın belli bir bölümü
kullanılmaktadır. Türkülerde ani bitiş veya yavaşlayarak
sona ulaşmak büyük ölçüde sazı icra edenin arzusuna ve sanatına
bağlıdır. Âşık ezgilerinde sol sesi ana ton olmakla beraber
lâ ve mi seslerinin ana ses tonu olarak kullanıldığı örnekler
vardır.
Âşık ezgileri, konuşma uslûbunun ağır
bastığı ezgiler ve ezgilerin ağır basıp konuşma uslûbunun
gerilediği iki gruptan oluşur. Konuşma ritmine ayak yaygın
olarak benimsendiği örneklerde ezgi yavaşlar ve konuşma
ritmine ayak uydurur. Ezgi çok kere güftenin arkasındadır,
bu uslûpta önemli olan sözlerin anlaşılması olduğu için
ezgiden zaman zaman feragat edildiği olur. Sözlerden ziyade
ezgilerin ağır bastığı tiplerde ise, bir hece birden fazla
nota ile seslendirilir, ezgilerin kazandığı bu tipte ise,
güfteler bir ölçüde daha zor anlaşılır durumdadır.”
Bu durumda şu çıkıyor karşımıza: Birincisi,
Âşık Veysel bizim klasik anlamda algıladığımız âşık değildir,
ikincisi gelenek Âşık Veysel’e kırılmıştır.
Ahmet Kutsi Tecer bu konuda ilginç bir
benzetme ve değerlendirme yapıyor.
“Âşık Veysel’de Veysel Şatıroğlu dirilirken,
Veysel Şatıroğlu’nda Âşık Veysel bitiyor. Tanzimat’tan gelenlerle
onun farkı, gelenekten çıkageldiği için, bir ses farkıdır.
Onun teli bize göre bağlanmıştır. Tanzimat’ın teli taklit
bir bağlanmadır; evvelkisine “düzen”, ikincisine “akort”
dediğimiz gibi, Veysel bir bakıma, öbür çağdaşlarını okumuş
gibidir; mesela, Ceyhun Kansu, Veysel’i ne kadar okumuşsa,
Şatıroğlu da Ceyhun’u o kadar okumuştur. Veysel’le çağdaşları
arasında o kerte birbirini çeken taraflar vardır. Ceyhun
Kansu ile Faruk Nafız Çamlıbel ne kadar birbirinden ayrı
ise, Şatıroğlu da çağdaşlarından bu tarzda ayrılır. Onu
diğerlerinden ayıran taraf, demin de belirttiğim gibi, Tanzimat
geleneği yerine, halk şiiri geleneğinden çıkmasıdır. Veysel
Şatıroğlu, Âşık Veysel’le halk şiiri geleneği yaşamış ve
“bugün”e oradan gelmiştir.”
Âşık Veysel’in kanımca en büyük özelliği
burada geleneği kırmasında çıkıyor karşımıza. İlk dönem
ürünlerinde görülen zayıflık, ağır didaktik yan da böylece
arınıyor.
Ancak, şunu da yabana atmamak gerekiyor;
onu büsbütün gelenekten de soyutlamayız. Enver Gökçe’nin
dediği gibi: “Halk şairlerimizin eserlerinde ortak özellikler
olan saz-söz ayrılmazlığı klasik şark edebiyatının estetiğinde
önemli bir yer tutan idalizim meyli ve bu meylin halk şiirinde
işleyen mücereretlik vasfı Âşık Veysel’in sanatında da egemen
unsurlardır. Kısaca Âşık Veysel, tabiatı duyuşu, duyarlılığı
dini bir zümreye bağlı egemen bir karakteri olmamasına rağmen
mistik tarafları, kainat, varlık, yaratılış anlayışı ile
geleneğe bağlı bir saz şairidir.”
Âşık Veysel, hem gelenektir böylece, hem
de yenidir. Bunu ileride şiirleri üzerinde dururken de daha
ayrıntılı olarak göreceğiz; o bunu kendiliğinden yapmıyor;
bir bilinç zorluyor onu buraya. Örneğin, Alevi kültüründe
yetişmesine, babasının tekke geleneğine bağlı olmasına karşın
Âşık Veysel diğer tüm Alevi ozanlarda görülen duvaz imam
söylemiyor; tek bir şiirinde şah sözcüğü, oniki imam geçmiyor.
Oysa, sonuçta Âşık Veysel’in çıkığı yer bu kültür, gezip
dolaştığı köylerin büyük çoğunluğu Alevi köyü. Yine onu
çağdaşı olan Ali İzzet Ukan’da hiç de böyle değildir. Hatta,
Pir Sultan’ın “Şah’a gidelim” dizesini, “yare gidelim” diye
değiştirmeye kalkacak kadar bir kararlılık vardır onda.
Demek ki Âşık Veysel’i bilinçli olarak çevresindekiler bu
konuda da ta başından koşullandırılmışlardır ya da kendisi
böyle bir ilkeyi yaşam felsefesi olarak seçmiştir. Nasıl
olursa olsun, Veysel, bu anlamda sıkı bir insandır. Bir
nokta daha var, köy ve kır ozanı olmaktan alabildiğine uzak
durması. Doğaya yönelik motifleri, imgeleri alabildiğine
kullanmasına karşın, Veysel köyden dışarı çıkıyor. Onun
yaşamını, yazgısını yönlendiren başka bir sosyal çevre var:
Kasaba.
- ANLATAMAM DERDİMİ DERTSİZ İNSANA
- Aşık VEYSEL
anlatmam.wav
(2.519 kB)
anlatmam.rm
(121 kB)