Osmanlı İmparatorluğu, yediyüz
yıla yaklaşan ömrünün yanısıra geniş bir alana yayılmış
topraklarıyla üzerinde konuşulurken genellemelerin yapılmasının
çok zor olduğu bir devlet. Osmanlı İmparatorluğu'nda gündelik
hayatta yemek içmekten söz edildiğinde, okuyucunun aklına
haklı olarak, "İmparatorluğun neresinde?" ve "ne zaman?"
soruları gelir. Bir tarih öğrencisi olarak genelleme yapmanın
zor olduğunu, hatta daha doğru bir deyişle, doğru olmadığını
biliyorum. Ancak konunun geniş bir zaman ve zemini kapsaması
açısından bunlara başvurmaktan kaçınılmayacağını da görmekteyim.
Herkes zamanın ve mekanın
etkisi altındadır. İmparatorluğun ilk günlerini son günleriyle
bir tutmak, imkansızından öte akıldışıdır. Zaman hükmünü
uygular derler. Osmanlı İmparatorluğu da bunun bir istisnasını
oluşturmaz. Kuruluş döneminin sadeliği ile son dönemin şaşaası
arasında neredeyse derin bir uçurum bulunur. Kuruluş dönemindeki
Türk etkisi zamanla yerini daha geniş bir Batı etkisine
bırakmıştır ve bunda da şaşılacak bir yön yoktur. Zira başlangıçta
bir uç beyliği olan Osmanlı devletinde batı etkisi Bizans
ile sınırlıyken, son dönemde aynı devlet Avrupa'da altıyüz
yıllık geçmişe sahipti. Bu süre içinde Batı'yı etkilediği
gibi Batı'dan etkilenmiş olmasıda son derece doğal bir kültürleşme
sürecinin sonucudur.
Zaman kadar mekan için de
aynı şeyler söylenebilir. Osmanlı İmparatorluğu Doğu ve
Orta Avrupa, Balkanlar, Anadolu, Ortadoğu ve Kuzey Afrika
gibi ancak Roma İmparatorluğu ile karşılaştırılabilecek
genişlikte bir coğrafi alana hükmetmekteydi. Burada birbirinden
çok farklı sayısız yerel kültürü olan topluluk yaşıyordu.
Herbirinin geçmişe dayanan gelenekleri vardı. Tarih bize
Osmanlı'nın hiçbir zaman bunları bir başka hakim kültür
adına değiştirmeyi hedeflemediğini gösteriyor. Buralarda
olsa olsa başkentin zarif geleneklerinden belli ölçülerde
etkilenme sözkonusu edilebilir. Bunun da sınırlarının, yerel
gelenekler aleyhine, çok fazla zorlanmadığını çeşitli izlenim
yazılarından bilmekteyiz.
Bütün bunlara rağmen, Osmanlı'ya
has bir yemek ve içmek kültüründen söz etmek mümkün mü?
Bence İstanbul'u merkez almak ve son dönemlerin tatlı su
frengi olan çevrelerini dışta bırakmak kaydıyle böyle bir
genelleme yapmak mümkün görünüyor. İstanbul, zaten Osmanlı'nın
bir cihan imparatorluğu olma sürecinin ivme kazandığı anı
takiben imparatorluğa kazandırılmıştır. İstanbul'un fethi
öncesi Osmanlı geleneği ile sonrasındaki Osmanlı geleneği
arasında ciddi bir fark vardır. Zaman içinde bu gelenek
yerli yerine daha iyi oturmuş ve son döneme kadar, bizzat
Osmanlı aydınları tarafından alay konusu edilen bazı frenk
mukalliti çevreler dışında, özgün çizgilerini korumayı başarmıştır.
Doğrusu, yemek ve içmek, kültürün en zor değişen, değişimi
en güç kabul gören bir alanıdır. Yeniliklerin kabulü uzun
zaman alır. Mutfak kültürü, kendisine özgü çizgisini kolay
kolay değiştirmez. Bu kural, yalnız Osmanlı'yı değil, gelmiş
ve geçmiş bütün kültürleri kapsar.
Aşağıdaki yazıda, Osmanlı
İmparatorluğu'nda kuruluş ve yükseliş dönemlerinde gündelik
hayatta yemek ve içmek üzerine okuyucuya ilginç gelebilecek
bazı noktalara değinilecek. Her iki dönemin de önemli olduğunu
düşünmekte olduğumu saklamayacağım. Kuruluş dönemi, bir
dönüşümün sancılarını taşıması bakımından ilginç. Yükseliş
dönemi ise, bir cihan imparatorluğunun saf, komplekssiz,
içinde bulunduğu bölgenin tarihi geçmişi ve coğrafi özellikleriyle
barışık bir biçimde kendi köklerinden kopmaksızın nasıl
bir mutfak anlayışını geliştirdiğini göstermesi bakımından
ilgiyi haketmekte. Hikayenin geri kalanını merak edenlere
ise Osmanlı İmparatorluğu'nun yediyüzüncü kuruluş yıldönümü
münasebetiyle Şekerbank için hazırladığım kitaba bakmalarını
salık veririm.
Bu arada bir açıklama daha
yapalım. Burada gündelik hayat denilince kastedilenin sadece
halka ait âdetler olduğu sanılmamalı. Konumuz, padişah dahil
olmak üzere, İmparatorluktaki her sınıftan halkın gündelik
hayatıdır. Ancak bayramlar, törenler ve benzeri olağandışı
günler bu yazının kapsamı dışında tutulmuştur. Bir de, yukarıda
anılan gerekçeler nedeniyle, esas olarak İstanbul'dan örneklere
yer verildi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun
yeme-içme açısından belli bir olgunluğu kazanması, İstanbul'un
fethi ile başlar. Fetih, devletin temel niteliğini değiştirmiş
ve bir beylikten bir cihan imparatorluğuna geçilmiştir.
Fatih Sultan Mehmet'in fetih sonrası tutumu bunun sayısız
örneğini içerir. Bütün bunlardan bizim konumuz açısından
çıkarılabilecek sonuç, İstanbul fethinden itibaren Osmanlı'da
yiyecek ve içecek âdetlerinin giderek cihanşumulleşmesidir.
Burada ilk etki, Bizans'a ait olmalıdır.
Her ne kadar Prof. Dr. Süheyl
Ünver gibi çok önemli bazı tarihçiler ısrarla aksini iddia
ederlerse de, Bizans mutfağının Anadolu'ya göçen Türkler
üzerinde etkisi olmadığı, kolay kabul edilebilecek bir tez
olarak görünmemekte. Türklerin Anadolu'ya göçünün onuncu
yüzyılda gerçekleştirdiği ve Türklerin Bizans ile ilişkilerinin
bu imparatorluğun başkentinin 1453 yılında düşüşüne kadar
sürdüğü düşünülürse, bu yaklaşık dört yüzyıllık uzun ilişkinin
mutfak alanında etkisi olmaması uzak bir ihtimal. Çünkü
unutmamak gerekir ki, Türkler Anadolu'ya geldiklerinde burada
köklü bir Bizans geleneği zaten mevcuttu ve Bizanslılar
Türkler ile, kız alıp verme dahil, çok yakın bir temas halindeydi.
Buna bir de Türkler'in bu yeni yurtlarında Orta Asya'da
bulunmayan bir çok yiyecek ve yemek geleneği ile ilk kez
tanışmış olması da eklenmeli. Bu konuda karar vermek için
en iyi yöntem, Bizans geleneklerine bakıp bunları Osmanlı
âdetleri ile karşılaştırmak olmalı. Konumuz bakımından Bizans'a
ilişkin en iyi kaynaklardan biri, çağdaş bir Bizans tarihçisi
Tamara Talbot Rice'ın "Bizans'ta Günlük Yaşam:
Bizans'ın Mücevheri Konstantinopolis"
eseridir. Rice, kitabında Bizanslılar'ın gıdalara ilişkin
düşüncelerinin Ortaçağ Avrupası'nda yaygın olandan çok,
bizim bugünkü düşüncelerimize yakın olduğunu söyler. Gerisini
ondan dinleyelim: "Sabah kahvaltısı, öğle yemeği
ve akşam yemeği olmak üzere üç öğün normal sayılırdı. Oruç
dönemlerine çok dikkatle uyulurdu, fakat diğer zamanlarda
zenginlerin evlerinde hem öğle hem de akşam yemeği için
üç çeşit yemek hazırlanırdı. Önce ordövr sunulurdu; bunu
çoğunlukla Hıristiyanlık öncesi dönemlerde yaygın olan ve
'gakos' denilen sos eşliğinde bir balık yemeği izlerdi;
bir tür kızarmış et başka bir seçenek olarak sunulur ve
son yemek de tatlı olurdu."
Bu mönü gerçekten günümüz
âdetlerine, şaşaalı ve bazen yüze yakın yemeği içeren Ortaçağ
aristokrat mutfağından çok daha yakındır. Hele başlangıçta
yazarın 'ordövr' olarak adlandırdığı mezelerin sunulması
bugün bizim ısrarla ve isteyerek sürdürdüğümüz çok önemli
bir geleneğe işaret etmesi bakımından gerçekten dikkat çekici.
Bundan sonra biraz daha yemeklerin
ayrıntısına girelim. Rice, "Yiyecek çeşitleri
o kadar boldu ki, öğünlerdeki seçimler kişisel tercihlere
bağlıydı" dedikten sonra
bunlara bazı örnekler verir. Bu örneklerden biri, bir Bizans
hükümdarı, VII. Konstantinos'a aittir. "VII. Konstantinos'un
lezzetli soslara düşkün olduğu bilinir. Zoe'nin küçük zeytinlere
ve beyazlatılmış (doğrusu, 'suda kısa süre haşlanmış' olacak,
T.Ş.) defne yaprakları kadar, özellikle de kurutulmamışsa,
Hint otlarına karşı büyük bir tutkusu vardı."
İmparatorun yemek alışkanlıkları
ile ilgili söylenenlerden dikkat çekici olan ilk nokta,
Batı Roma İmparatorluğu ile paylaşılan sos merakıdır. Ayrıca
kurutulmamış taze ve dolayısıyla büsbütün pahalı olan baharata
düşkünlük de bir başka klasik Roma İmparatorluğu etkisini
göstermekte.
Kitapta bunun izleyen açıklamalar
ise daha popüler ve yerel renkleri daha çok taşıyan yemek
alışkanlıklarına ait. "Bir ev kadını, bugünkü
Yunanistan'da olduğu gibi, yemeğini çok çeşitli av ve kümes
hayvanları ve et arasından seçebilirdi. Bizans'ta da domuz
eti ve budu en sevilen yiyeceklerdi. Kuşlar kızartıldıkları
gibi haşlanırdı da. Bol miktarda ördek ve balık yenirdi."
Elbette domuz eti ile ilgili
kısmın Türkleri hemen hiç etkilemediğini söylemek gerekir.
Ördek de sonradan Türk mutfağına fazla girmiş bir yiyecek
sayılamaz. Ancak, balık yemenin önemi, gözden kaçırılmaması
gereken bir ayrıntı. Nitekim bu alışkanlığın Fatih dönemi
Osmanlı saray mutfağını nasıl etkilediği çok iyi bilinir.
Bundan sonra ise yazar, bir
ev sofrasında görülen diğer yemekleri anlatmaya geçmekte
ve başa hemen kendisini çok etkilediği anlaşılan çorbaları
koymakta. Ancak burada hemen bir açıklama yaparak, bunların
bugün bizim anladığımız çorbalar kadar, tencere yemeği dediğimiz
yemekleri de içerdiğini belirtelim. Sözü tekrar Rice'a bırakalım:
"Çoğu çok ayrıntılı olan ve pişirilmeleri çok
uzun süren çorbalar da içilirdi. İşkembe ve güvecin yanısıra
çeşitli salatalar da sık sık mönüde yer alırdı."
Rice'ın bu açıklaması, bize
Türklerin salata ile karşılaşmasına dair de ipuçları vermesi
açısından önemli. Bizans'ta yemek yapımında zeytinyağının
başat bir yeri olması herhalde şaşkınlıkla karşılanacak
bir durum olmasa gerek. Bizim de zeytinyağını ve zeytinyağlı
yemekleri onlardan ödünç almış olmamız aynı ölçüde doğal
sayılmalı.
Peynir merakı Türklerle Bizanslılar'ın
ortak bir yanı. Buna karşılık Bizans sofrasını meyvesiz
düşünmek mümkün değil. Bunlar içinde en sevilenler listesini
elma, kavun, karpuz, incir hurma ve üzüm oluşturmakta. Şamfıstığı
da bir kuruyemiş olarak bu listeye ekleniyor. İstanbul mutfağında
yemeklerden sonra 'soğukluk' adı altında mutlaka meyve sunulmasının
bu Bizans âdeti ile bir ilişkisi var mıdır acaba? Yeri gelmişken
biraz da Bizans'ın yemeklerin ötesindeki yiyecek-içecek
kültüründen söz edelim. Rice, Bizanslılar'ın yemeklerini
imkanların elverdiğince çekici biçimde sunmak için katlandıkları
zahmetin, o zaman için alışılagelmişin ötesinde olduğuna
işaret ediyor. Bunun ancak bugün bizim gösterdiğimiz gayretlerle
karşılaştırabileceğini belirtiyor. Sonrasını ondan okuyalım:
"Bizans'ta sofra dikkatle kurulurdu. Böyle bir
özenin Avrupa'da görülmediği zamanlarda sofralara temiz
ve çoğunlukla güzel işli örtüler serilirdi. İnsanların yemek
odasına girmeden önce dışarda giydikleri ayakkabılarını
değiştirmeleri beklenirdi."
Bizans mutfağından bize
nelerin doğrudan geçmiş olduğu elbette ciddi bir etüt ve
tartışma konusudur. Prof. Ünver gibi bize Bizans'tan fazla
bir miras kalmadığını öne süren bir araştırmacı bile 'papaz
yahnisi'nin, midye dolmasının ve sardalye gibi balık konservelerinin
bu yoldan Türk mutfağına geçmiş olduğunu kabul etmekte.
Kendisi bazı itirazi kayıtlar koymakla birlikte balık yemeklerinin,
karides gibi kabuklu deniz ürünlerinin de bu yolla Türk
mutfağına girmiş olabileceğini kaydetmekten geri durmaz.
Türklerin Anadolu'ya gelişi
ile birlikte mutfak anlayışlarında önemli değişiklikler
olduğu bir çok uzman tarafından kabul edilir. Gerek iklim,
gerek toprak özellikleri açısından yeni bir ülkede bu tür
bir değişim zaten beklenir bir durum olmalı. Özellikle bitki
örtüsü bakımından Anadolu, Orta Asya'ya göre çok farklıdır.
Bazı kaynaklarda Türklerin Orta Asya'da birkaç çeşit sebze
ile yetindiği belirtilir. Oysa yeni yurt Anadolu özellikle
bu açıdan son derece zengindir. Bir de burada Orta Asya'dan
farklı olarak sayısız balık ve deniz ürünü ile karşılaşılmıştır.
Sadece bunlar bile bir mutfağın derin bir değişime uğraması
için yeterli nedenler olarak sayılabilir. Buna karşılık
bazı araştırmacılarımızın, "Biz XV'inci asırda
Türk mutfağını kurmaya çalışırken bittabi bir mutfağa sahiptik.
Bunuda ecdat Orta Asya'dan Malazgird'e getirdiler. Oradan
da kendileriyle beraber Anadolu'ya yayıldı. (...) Görülüyor
ki biz birçok yiyeceklere sahibiz. Fakat gittiğimiz yerlerde
beğendiklerimizi de bizim zevkimize uydurulan ta'dilleriyle
kendimize mal etmişiz. Amma bu demek değildir ki biz gittiğimiz
yerlerde yemeği ve içmeyi öğrenmişiz"
yollu endişeli karşı koyuşları, bir denge arayışı olarak
anlaşılmalı.
Türklerin Anadolu'ya gelişleri
ile İslamiyeti kabulleri hemen aynı döneme rastlamakta.
Bunun doğal bir sonucu olarak, İslami gelenek Türk geleneği
ile birleşerek ortaya bir sentez çıktığı söylenebilir. Buradaki
Türkik öğeler üzerine yukarıda geniş sayılabilecek açıklamalarda
bulunulmuştu. İslamiyetin bu senteze katkıları hakkında
en iyi bilgiler ise genellikle İslam düşünürlerinin ve tabiblerinin
eserlerinde ortaya çıkar. Bunlardan çok önemli birisi olan
Muhiddin Arabi'nin "El Tedbirat-ül İlahiyye İslahü
Memleket-i İnsaniye" eserinin
"Elekl ü veş Şurp"
yani "Yemek ve İçmek"
başlıklı bölümünden bazı bölümleri aktaralım.
"Ancak ihtiyacına göre ye ve doyma. Suyu çok içme. Tesannunen
ve taazzuzen yeme. Fakat taama ihtiyacın kadar ye ve açlığına
kimseyi vakit etme. Acele etmeden ve teenni ile lokmayı
ortalama olarak al.
Ağzına koyduğun vakit iyi çiğne ve Besmele çek. Anı
çiğnediğin vakit yut. Badehu sana anları ihsan eden Allahu
Taala'ya hamd et ve bu esnada diğer lokmaya elini uzatırsan
keza Besmele çek. Yutuncaya kadar evvelki gibi yap, ba'dehu
Allah'a hamdet ve hacetini alıncaya kadar diğerlerine elini
uzatırsan ve yalnız olsan bile su'i edebi i'tiyad etmemek
için önünden ye ve şehvetten hazer et ve seninle beraber
yiyen kimsenin yüzüne ve eline bakma ve bunda yediren ve
yedirilmeyen kimsenin tenzibine kalbin ile nazar et ki sana
noksan mütebeyyin olsun. Böyle olunca eklinde ibadette olursun
ve sana 'az yiyorsun' diyen kimsenin sözüne iltifat ve isga
etme ki bu senin anı terkine müeddi olur. Varsın, 'sen az
yiyorsun' denilsin.
Ve taam sofrasına hazır olduğun vakit sen el kaldıran
kimsenin ahiri ol ve sofra kalkıncaya kadar kıyam etme.
Davet olunduğun bir cemiyette cemaate karşı nezaket eseri
gibi gösteriş yapmak kasdıyle gayet az yemek yemek ve naz
ve istiğna göstermek için iptida kendi hanende yemek yeme
ve oraya karnı tok olarak gitme ve sana iltifat kasdiyle
'aman ne kadar az yemek yiyor' denilmesine meydan verme
ve eğer öyle derlerse sen onlara kulak asma ve kendi haklarını
bozma. Muhakkak bu münafıkların ahlakındandır ve yemen bir
vakitten bir vakite olsun..."
Bunları nakleden Prof. Ünver,
Muhiddin Arabi'nin öğütlerini,"XV'inci asırda
Türk yemekleri sonuna zaruri bir mülahaza olarak ilave ettiğimiz
bu kısım, bize Türklerdeki yemek ve içmek adabı esaslarının
İslam terbiyesinden ne suretle istifa geçirerek geldiğini
göstermektedir" der. İhtiyaca
göre yemek, tam doymamak, çiğnenmeden yutmamak, yemekte
acele etmemek, yemeği iyi çiğnemek, yemekte yalnız bile
olunsa daima önünden almak, yemekte başkasının yüzüne ve
eline bakmamak, yedirenlere kalben müteşekkir olmak, "az
yiyorsun" denmesine bakarak
çok yememek, yemeğe daima en son başlamak, zamanlı yemek
yemek, her yemekte daima bu rızkı veren Allah'a şükretmek
gerçekten bugün bize çarpıcı gelebilecek hususlar. Ancak
hemen belirtelim ki, o döneme ait Avrupa görgü kitaplarında
da buna çok benzer satırlar hemen her zaman yer almaktaydı.
Mesela 'yemekte daima önünden yemek', 'acele etmemek' ve
'başkasının eline ve yüzüne bakmamak' gibi kurallar aslında
yemeğin ortadan yenmesinden ileri gelen kurallardır. Böylece
herkesin kendi payına düşene razı olması, başkasının hakkına
tecavüz etmemesi ortada aynı kaptan birlikte yemek yediği
başkalarını utandırmaması esaslı görgü kurallarındandı.
Ayrıntılar, görgü kurallarının esası olan, 'önce kendini
değil, karşındakini düşün' esasına göre düzenlenmiş bulunmakta.
O nedenle bunları yalnız bize özgü saymak doğru olmaz. İşin
İslami bir yanı mutlaka bulunmakla birlikte, kuralların
çoğu bir dinin emirlerinden çok, Almanların 'Zeitgeist'
dediği çağın ruhunu yansıtmaktadır.
Buradan bazı ayrıntılara
geçecek olursak, Türklerin Anadolu'ya gelişleri ile birlikte
kurulan devlet ve bunlara bağlı veya bağımsız beyliklerde
yemeklerin ve sofraların sadeliği ilk dikkat çeken noktadır.
Prof. Ünver, bunun vakıf imaretleri ve kervansaraylara ait
kayıtlardan anlaşıldığını yazmakta. Gerçi böyle bir durumda,
adı anılan tesislerin birer hayır kurumu olduğu ve hizmetin
bedelsiz verildiği unutulmamalıdır. Dolayısıyla buralarda
lükse kaçılmamış olması olağandır ve bu yüzden de vakıf
imaretleri ve kervansaraylar dönemin mutfak anlayışını bütün
ihtişamı ile yansıtmıyor olabilir diye düşünmek mümkün.
Yine de bu konuda bazı örnekleri
verelim. Buralara ait kayıtlarda yemeklerin ayrıntıları
yoksa da, isimlerinin anılması bile bize ipucu sağlar. Defterlerde
ayrıca miktarlar yazılmış ise de bunun bizim açımızdan önemi
bulunmadığından bu kısım gözönüne alınmamıştır. Vakfiyelerde
genellikle verilen mutlaka bir çeşit et yemeği ve ekmek
olması adeta zorunlu bir gelenektir. Buna bazen bir çorba
eşlik eder. Bir çok durumda da pilav veya bulgur cinsi bir
buğday yemeği de listeye eklenmektedir. Nihayet bunlara
bazen bir çeşit tatlı katılmaktadır.
Mönüyü böylece çizdikten
sonra, Prof. Ünver'in Selçuklu ve Anadolu beylikleri zamanında
imaretler ve aşhanelerinde alelekser verilen yemekler listesini
analım: Pirinç ve buğday çorbası, et, pilav, ıspanak, şalgam
ve her türlü sebze, un helvası, ballı kadayıf ve saire...
Bir de yemek tarihi açısından
önemli sayılabilecek nokta, bu yerlerde yemek vaktini kaçırmış
konuklara ikram edilmesi emredilen yiyecekler. Bunlar çok
değişik yerlerde bile birbirleriyle büyük benzerlikler gösterir.
Bal, ceviz, peynir, pide bunların başlıcalarıdır.
Osmanlı imparatorluğu'nun
kuruluş döneminde ise saray sofraları bile bu yalın havayı
yansıtır durumda olduğu kaydedilir. Bu hususta Adnan Giz'in
Ahmet Refik'in "Bizans Karşısında Türkler"
adlı kitabından yaptığı bir aktarma oldukça çarpıcı. Burada
İkinci Murad'ın sarayında verilen bir davetten bahsedilmekte.
Üstelik, ziyafet, Milan Elçisi'nin huzura kabulü olayısıyla
tertiplenmiş. Yani bir anlamda devletin ihtişamını sergilemek
için iyi bir fırsat söz konusu. Bunu padişahın ve yakın
çevresindeki devlet adamlarının düşünmemiş olması akla aykırı.
Yine de yenip içilenlerin ni kadar sade oluşuna bakın...
"(...) dairenin ortasında; içlerinde biraz koyun eti
ile pirinç bulunan yüz kadar kap vardı. Bunlar padişah gelmezden
evvel ortaya konulmuştu.
Padişah tahta oturduktan sonra Milan elçisi çağrıldı.
Hediyeleri de arkasından getiriliyordu. Hediyeler evvela
yemek tabaklarının yanına kondu, sonra elleri üzerinde görülebilecek
surette yukarı kaldırılarak padişahın önünden geçirildi.
(...) Sultan Murad'ın önüne bir ipek havlu ve peşkir
serildi. Kıpkırmızı yuvarlak bir meşin parçası da kondu.
Buralarda sofra yerine meşin koymak adetti. Sonra etle dolu
iki yaldızlı tabak getirildi. Hademeler kalaylı kaplardaki
yemekleri, her dört kişiye birer tabak dağıttılar. Bu kaplarda
biraz koyun etiyle biraz da pirinç vardı. Sofrada ekmek
ve içecek bir şey yoktu. Dairenin bir tarafında yüksek bir
raf gözüme ilişti. Üzerinde küçük, alt gözünde gümüşten
büyük bir kap vardı. Bazıları kalkıp buradan bir şey içiyorlardı.
İçtikleri su mu idi, şarap mı idi; anlayamadım."
Yukarıdaki satırları yorumlamadan
önce bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Gözlemcimizin
yukarıda 'pirinç'ten kastettiği herhalde pilav olmalı. Anlaşılan
bu sade, yani bir başka deyişle 'tereyağlı' bir pilav. Yoksa
Türklerin Çinliler gibi haşlanmış pirinç yediğine dair destekleyici
başka kayıtlar mevcut değil. Gözlemin ilginç bir başka noktası,
tercih edilen etin koyun eti olması. Bu tipik bir Türk-Osmanlı
mutfağı özelliği. Çok yakın bir zamana kadar-yaklaşık elli
yıl öncesinden söz ediyorum-koyun ve mevsiminde kuzu eti,
Türk mutfağının en yaygın kabul görmüş et çeşidi olma özelliğini
korumuştu. Dana ve sığır eti tüketimi, Cumhuriyet'in başlarında
bile hala yeterince yaygın değildi ve Türk ağız tadına damgasını
vurmuş sayılmazdı. Durum bugünlerde ancak yavaş yavaş değişmeye
başlamış bulunuyor.
Yenen ana yemeğin tek çeşit
olması, dünyanın hiç bir yerinde ve hiç bir zaman görülmeyecek
bir sadeliğe işaret etmekte. Üstelik bu ana yemeğin yanında
yine bir çeşit yemeğin, sade bir pilav servis edilmiş olması
da bu sadeliğe destekleyici bir başka öğe. Ayrıca gözlemcimizin
unutkanlığından mı, belirtmeye değer görmemesinden mi, yoksa
gerçekten öyle olduğu için mi bilinmez ama, en azından bir
çeşit başlangıç yemeğinden, hele yemek sonrasında bir meyve
veya tatlı servisinden de söz edilmemesi dikkat çekici.
Sofraya altlık olarak örtü niyetine bir meşin parçası -
ki tercih edilenin tabaklanmış at derisi olduğu söylenir
- konması uzun süre Osmanlılarda da devam edegelmiş bir
Türk geleneğidir. Buna karşılık, metinde sadece padişahın
önüne bir ipek havlu ve bir peşkir serildiğinden bahsedilmekte.
Diğer misafirlere bu tür bir servis malzemesi verilmesi
demek söz konusu değilmiş. Sofrada ekmek bulunmaması da
çok ilginç. Çünkü ekmek Türk yemek geleneğinde çok önemli
bir yeri olan bir yiyecek. Ancak içecek bir şey olmaması
nispeten olmaması nispeten olağan, çünkü geleneksel olarak
böyle bir sofrada içki-hatta su- sunulmaz. Ama bunun yerine
bir verilmemiş olması da dikkat çekici. Bir köşede ayrıca
içecek servisi yapılması da bir başka ilginç husus. "İçtikleri
su mu idi, şarap mı idi" sorusunun
cevabı ise bizler için çok açık.
Yemeklerin, padişah dışında,
her dört kişi için bir tabakta ortaya konması, sadece Osmanlılar'da
değil, o dönemde bütün Avrupa'da kabul görmüş bir âdet idi.
Bu servis anlayışına göre, sofranın şeref konuğu dışında
-ki ona daima tek kişilik bir servis hazırlanırdı- en fazla
iki kişiye, ama genellikle dört kişiye ortak bir yemek tabağı
çıkartılırdı. 'Kuver' kelimesinin anlamı da burada gizlidir.
Yemek ortadan müştereken yenirdi. Bunun için kaşık veya
bıçak kullanılır ve herkes tabakta önüne düşen kısımdan
eliyle alarak bunu bir ekmek dilimi üzerine koyar ve oradan
da ağzına götürerek yerdi. Avrupa'da kibar çevrelerde bu
tabak niyetine kullanılan ekmek yenmez, ya hizmetkarlara
bırakılır ya da sofranını bir köşesinde duran köpeklere
verilirdi.
İkinci Murad'ın sofrasının
yiyecek ve içecek açısından bu sadeliğine karşın bir şaha
yakışır anlamında tek 'şahane' yanı müziğin eksik olmayışı.
Bunu gözlemcimiz şu satırlarda dile getiriyor: "Büfenin
yanında bir muzıka takımı vardı. Padişah dairesinden çıkınca
(muzıka takımı) çalmaya; eski padişahların kahramanlıklarına
dair türküler çağırmaya başladılar. Bir çokları da hoşlarına
giden parçaları, kendilerine has gür bir sesle bağırıyorlardı.
Evvela bu bana garip geldi. Fakat içeri girince gördüm ki,
ellerinde büyük telli sazlar vardı. Bunların türküleri yemek
başlayıncaya kadar sürdü..."
Sofradaki müzik, gerçekten
aristokrat bir tavır olarak öne çıkmakta. Ancak son satırdaki
"Bunların türküleri yemek başlayıncaya kadar sürdü"
notunun bir başka yönden okunması ise, "yemek
başlayınca müzik sustu"
demek. Aynı dönemde - hatta bugün bile- Avrupa'da ve bütün
Batı Dünyası'nda yemeğin bir tür eğlence ve keyif olmasına
karşılık Türkler özellikle o günlerde yemeği ciddi, ağırbaşlılıkla
ve adeta bir vazife duygusuyla yerine getirilmesi gereken
bir görev olarak görmekteydiler. Bu konuya Kanuni Sultan
Süleyman dönemine ilişkin kısımda başka vesikalar vesileyle
bir kere daha değineceğiz.
Fatih devri yemekleri ile
ilgili en kaydadeğer bilgi, yemeklerden çok yiyeceklere
ait tutulan kayıtlarda bulunmakta. O dönemde büyük bir özenle
tutulan matbahı amire defterlerinde saraya alınan yiyeceklerin
miktarları kaydedilmekteydi. Bir örnek oluşturması için
Hicri 878 - Miladi 1473 - yılının kışa rastlayan Şaban ayında
Fatih'in sarayına alınan yiyeceklerin dökümüne bakalım.
Prof. Ünver tarafından nakledilen
bu kayıtta saraya alınan malzeme şöyle kaydedilmiş: 64 kantar
bal, 544 tavuk, 28 müd pirinç, 61 kaz, 19 kıyye safran,
116 istiridye, 87 karides, 400 balık, 12 miskal misk, 10
kıyye biber, 11 kıyye zeytinyağı, 3 şinik pekmez toprağı,
84 kıyye Eflak tuzu, 13 kıyye nişasta, 51 şişe boza, 616
baş ve paça, 180 işkembe, 649 yumurta...
Listeyi aynı sırayla hem
o günün, hem de bugünün mutfak anlayışı bakımından gözden
geçirelim. Bal, şekerin yerini aldığı için fazla dikkat
çekici sayılmaz. Tavuk çokca tüketilmesi bakımından ilginç.
Pirinç zaten pilavın ana malzemesi. Kazın sevilen bir yiyecek
olması ilginç. Safran o günün mutfağında bir zenginlik işareti.
Bugün ise işlevi çok azalmış, daha doğrusu sınırlanmış bir
baharat. Balık, hele karides ve istiridye tüketimi de o
güne göre şaşırtıcı yükseklikte. Misk neredeyse mutfağımızdan
bütünüyle çıkmış bir tatlandırıcı. Biber ise hala yerini
koruyan bir başka değerli baharat. Zeytinyağının varlığı,
bu Akdenizli yağın daha o zamandan Türk mutfağının eski
gediklisi tereyağının yerini bir ölçüde almaya başladığını
gösteriyor. Pekmez toprağı, bugün artık neredeyse unutulmuş
bir malzeme. Tuzun kökeni ilgi çekici. Nişastanın varlığı
çok olağan. Boza, günümüzde giderek yokolan bir içecek olarak
ilgi çekiyor. Burada dikkati asıl baş, işkembe ve paça gibi
sakatatın çokluğu çekmekte. Aynı çokluk, yumurta için de
geçerli.
Listenin bütün yiyecekleri
kapsamadığı ortada. Herhalde o ay içinde satın alınması
gerekmeyen ve mutfakta önceden bulunan yiyecekler vardı.
Mesela tereyağı bunun iyi bir örneği. Öte yandan bazı rakamların
yüksek görünmesi insanı şaşırtmamalı. Sonuçta bu imparatorluk
sarayının bir aylık harcaması. Yukarıdaki bilgiye böyle
yaklaşıldığında, Fatih döneminde yiyecek ve içecek açısından
Saray'da bile israftan ısrarla kaçınıldığı söylenebilir.
Bu arada bir de öğünlere
ait bilgiye yer verelim. Fatih döneminde günde iki öğün
yenmektedir. Bu âdet İstanbul'un alınışından yirminci yüzyılın
başına kadar hemen hiç değişmedin süregitmiş görünüyor.
Hemen belirtelim ki o zamanki sabah yemeği bugünkü kahvaltıdan
çok farklıdır. Bu kahvaltıdan çok daha doyurucu ve tok tutucu
bir sabah öğününe benzer. Sabah yemeği, insanı akşama kadar
tok tutmalıdır. Zira ikinci öğün olan akşam yemeği, ancak
ikindi namazından sonra yenmektedir.
Bildiğimiz bir ayrıntı ise,
sabah yemeklerinde genellikle bir çorba bulunduğu yolunda.
Arada ise ufak tefek şeyler yendiğine şüphe yok. Prof. Ünver,
yemek dışında konuklara şerbet ikramının bizde o dönemden
beri süregelen bir âdet olduğunu söylemekte. Bir de zamansız
misafire özellikle imaretlerde bal ve ekmek sunulması âdetinin
bulunduğunu biliyoruz.
İmaretlerden söz etmişken,
bu dönemde benzer toplumsal işlevi olan toplu yemek yerlerini
de analım. Bunların başında medreseleri de içeren külliyeler
gelir. Fatih Külliyesi'nde aşhanede pişen bazı yemekleri
kayıtlardan bilmekteyiz. Bunlar arasında maydanozlu pirinç
çorbası, buğday aşı, koyun yahnisi, mevsiminde koruk ile
pişirilmiş kabak, pazı, pilav, zerde dikkat çekmekte. Ayrıca
yoğurt satınalma listesinde yer alan bir başka yiyecek.
Baharat olarak ise kimyon göze çarpıyor. Ayrıca yemeklerde
kullanılmak üzere soğan ve nohut da listede mevcut. Klasik
bir mönü ise, pilav, yahni ve ekmekten oluşmakta. Hatırlı
konuklara zerde ikram edildiğini ve bazen sofrada turşu
da bulundurulduğunu biliyoruz. Hatırlı konuklara ikram edilen
yiyecekler arasında ayrıca paça ve bal ile yapılmış tarçınlı
ve karanfilli kabak reçeli de mevcut.
Bizzat sultanın tercihleri
ise nispeten daha az bilinmekte. Bunları 'berayı hassa'
adı altında mutfak defterlerindeki kayıtlardan öğrenmekteyiz.
Prof. Ünver'in bunlardan naklettiği bazıları şöyle: Tavuk
kızartması, lapa, peynirli pide, yumurta, ıspanaklı pide,
mantı, borani, çorba, börek, bal, muhallebi, zerde, kaymak,
baklava, helva, me'mune helvası, sütlü kadayıf. İçeceklerden
ise pekmez, boza, nardenk, şerbet, naneli üzüm şerbeti ve
ayran. Kuru ve yaş meyvalardan ise armut, nar, badem tercih
edilenler arasında. İstanbul dışındaki mutfağa ilişkin ilginç
bir not, sefer sırasında yenilip içilenlerin kayıtlarında
bulunmakta. Mesela Hicri 878 yılındaki - Miladi 1473 - çıkılan
Uzun Hasan Seferi'nde Fatih bir hafta kadar Afyonkarahisar'da
kalmış. Bu sırada sadece kendisine sunulan yiyecekler arasında
koruklu ekşili çorba, sebze, salata, baş ve paça, peynirli
tarhana, börek ve ekmek ile zerdali, taze erik, armut, üzüm
ve elma gibi meyvalar bulunduğunu söz konusu kayıtlardan
anlıyoruz.
Tekrar saraya dönecek olursak,
burada padişahın dışında görevlilere de yemek çıkarılmaktadır.
Yemek çeşitlerine gelince, bunların fazla olmadığı kaydedilmekte.
Sarayın doğal misafirlerine, çoğunlukla tek çeşit ama doyurucu
miktarda yemek verilmektedir. Bunların arasında lahana çorbası,
yoğurtlu pazı, yoğurtlu tutmaç, baş ve paça, yumurtalı lapa,
pekmezli yoğurt tatlısı, baklava bulunduğunu bilmekteyiz.
Ayrıca saraydaki misafirlere ayran veya şerbet sunulduğu
biliniyor.
Kanuni Sultan Süleyman dönemi,
Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak açısından en geniş sınırlara
ulaştığı dönem olarak dikkati çeker. Bu aynı zamanda zenginliğin
ve refahın da zirveyi çıktığı dönemdir. Bu yıllarda imparatorluk
kelimenin gerçek anlamıyla bir cihan imparatorluğu dönüşmüştü.
Bu döneme ait yiyecek içecek
konusunda en yalın ve gerçekçi bilgileri ile bir İspanyol
esirin anılarında bulmaktayız. Bunlar hep her ne kadar bir
yabancının kaleminden aktarılmışsa da, kitapta tek taraflı
ve önyargılı bir tutumdan söz edilemez. Aksine, daha sonra
Batı dünyasında çokca moda olacağı üzere, yazar Türkleri
anlatırken adeta Batı dünyasının çarpıklıklarını ortaya
sermekte ve bir tür özeleştiri yapmaktadır. Ayrıca sözkonusu
İspanyol esir, kendisini hekim olarak tanıtmış ve bu alanda
bazı başarılar elde etmiş olduğu için Türkler arasında itibar
görmüştür. Nihayet, asıl adanı bilmediğimiz bu kişi, Türkleri
yakından tanıyacak kadar Osmanlı İmparatorluğu ve özellikle
İstanbul'da uzun yaşamış bulunmaktadır.
Adını vermeyen tutsak, bir
süre Kaptanı Derya Sinan Paşa'nın evinin yapımında çalıştırılır.
Bu sırada işçilere yemek de verilmektedir. Anılarda bu yemek,
"Yemeğimiz kocaman kocaman kazanlarda pişirilen
bakla ve veya mercimek"
diye tasvir edilir. Ancak, bu cümlenin hemen ardından, "Ama,
her kaşığı daldırana, bir bakla veya mercimek tanesi yakalamak
kısmet olmuyordu" denir.
Anlaşılan bakla veya mercimek o zamanlar da hem besleyiciliği
hem de tok tutması açısından tercih edilen yoksul yemekleri
arasındaymış. Tanelerin azlığı ise, sadece yemeğin kalitesine
işaret etmesi bakımından dikkat çekiyor.
Buna karşılık, Türklerin
daha o zamanlarda bile Avrupalılara uzak bir kavram olan
'iyi su'ya olan meraklarını yansıtması bakımından önemli.
İspanyol esir, "Bereket versin, içtiğimiz taze
ve tatlı bir suydu" diye
ekler. Bu suyun, yakınlardaki İbrahim Paşa'nın yaptırdığı
bir hayrattan elde edildiğini ve bunun büyük ve suyu gür
akan bir çeşme olduğundan söz eder.
Kitaptaki adıyla Pedro, yani
İspanyol esir, hekim olarak itibar gördüğü bir gün kölesi
olduğu Sinan Paşa'nın hastalanması üzerine tedavi etmesi
için Paşa'nın sarayına çağrılır. Bu ziyareti sırasında başından
geçenleri anlatırken, "Eski ve Ortaçağlar'da yetişmiş
ünlü hekimlere dair söylediğimi ispat için, hazır bulunan
iki kişiye, mahsus yanıma aldığım bir kitaptan parçalar
okuttum" der ve ekler
"Bunlardan biri, Paşa'nın ahçıbaşı, okumuş, sevimli
ve Latince bilen bir Alman'dı. Öbürü, ilahiyat bilgini Venedikli
bir dönmeydi." Osmanlı
Kaptanı Deryası Sinan Paşa'nın sarayındaki okumuş, anadili
Almanca'nın dışında o devrin kültür dili olan Latince'yi
bilen Alman bir ahçıbaşı! Size de ilginç gelmedi mi?
Bir başka ayrıntı da, perhize
ait olmakla birlikte, o dönemin mutfak anlayışını kısmen
de olsa açıklayan bir bölümde geçmekte.
Sinan Paşa yine hastadır.
Hastalıktan anlamadığı için beceriksizlik gösteren oda uşağı
başka hizmete verilir ve Paşa yerine 'Pedro'yu geçirir.
O da, her sabah mutfağa iner, Paşa'nın yemeğini ısmarlar,
yemek vakitlerini tayin eder ve metrdotelliği yapar. Yemek
gelince eliyle kesip yedirir ve önünde kalanları da o yer.
Kalanları İspanyol tutsağın
yediği düşünülürse, yemeklerin perhize uygun ama yine de
yeterince lezzetli olmasına dikkat gösterildiğine şüphe
yok. Ancak burada sadece Pedro'nun ağız tadı elbette geçerli
olamaz. Bunun Türk Paşa'nın ağız tadıyla da uyuşması gerekir.
İşte bakın bu mutfak sentezi, bir hasta için, nasıl gerçekleşmiş.
"Bir gün mutfağa girdim hekimlerin ahçıya, Paşa'ya
yemek olarak, bir pilicin yarısını yarım kase suda haşlanmasını
ve tuzu piliç piştikten sonra atmasını tenbih ettiklerini
öğrendim. Derhal, 'kahpe oğulları', 'alçak herifler' deyip
ağzıma geleni veriştirerek, ateşe dört tencere sürdürdüm.
Tencerelere ikişer tavuk koydurarak birine nohut, birine
maydanoz ve kereviz birine soğan ve mercimek, birine de
türlü zerzevat attırdım. İlk tencerenin tuzsuz kaynatılmasını
tenbih ettim. Kızartmadan haşlananlar için de ayrıca iki
tavuk kızarttırdım."
Sonrası da ilginç. Takip
eden satırlarda o dönemdeki hem sıradan insanlar ile üst
sınıfların yemeklerinin miktar ve nitelik farklılığı vurgulanır,
hem de yemeğin bu toplumsal yanının Paşa tarafından nasıl
algılandığı dile getirilir.
'Pedro' bunları şöyle dile
getirir: "Bunu gören Yahudi hekimler 'bu kadar
yemek ne olacak' dediler. 'Ömrünüzde büyük kimselere bakmadığınız
anlaşılıyor. Ne olacağını görüp öğrenir ve bundan sonra
ona göre davranırsınız. Paşa gibi büyük bir adama, evlerinizde
kendinize yaptıklarınız mı yapılır? Tavuklar ne olacakmış?
Sonra yamaklar yer, Olacağı bu' dedim. Olayı öğrenen Paşa
nezdinde itibarım arttı"
diye de ekler.
Yunanistan sınırları içinde
kalan bir bölgeye, önce Taşos'a oradan da Limni'ye yapılan
bir yolculuktan bahsedilir. İspanyol esir, kaçış yolundadır
ve yolu buraya düşer. Sözü tekrar ona bırakalım.
"Gemi bize haber vermeden kalkar korkusuyla kıyıdan
ayrılmıyorduk. Havanın bir türlü düzelmediğini gören patronlar,
içmek ve biraz keyfetmek için, içerilerde bulunan köye çıktılar.
Biz de, yiyecek araştıralım diye arkalarından gittik. Köyde
düğün varmış. Düğündekilere ekmek aradığımızı söyledim.
Acıyarak, ikramda bulundular. Bir perhiz gününe rastladığımızdan,
suda haşlanmış bakla ile kuru üzüm verdiler."
Bu basit ikramı yeterli
olmadığı muhakkak. Buna bir de içki eşlik eder. "Ellerimiz
titrediğinden ekmeği koparamadığımızı görünce biraz ateş
getirdiler. Ev sahibi, bana bir kadeh rakı sundu. İçim ısındı
ve kendime geldim."
Mata şöyle sorar: "Yemek
arasında rakı olur mu?".
Pedro hemen cevap verir: "Türklerle Rumların sohbet
sofralarında, yemekten önce iki üç kadeh yuvarlamak âdettir.
Bizdeki beyaz şarabın yerini onlarda rakı tutar." Juan
sorar: "Ağızları yanmaz mı?"
diye. Pedro'nun cevabı, "Yoo, alışıktırlar"
olur. Mata'nın "Rumlar çok içer mi?"
sorusuna ise, "Almanlar kadar, hatta daha fazla"
diye cevap verir ve sözlerini, "Şu farkla ki,
Almanlar arasıra ve bardakla içerler: Rumlar ise az yerler
ve her lokma arası ufak bir kadeh atıştırırlar"
diye tamamlar. Rakı sofrası ve meze âdetinin bundan daha
veciz bir anlatımı olabilir mi?
İspanyol esir, söze yemeklerle
ilgili anlatılacak şeyin çok olduğunu belirterek girer.
Merak edilen ilk şey, İspanya sırasında olduğu gibi, Osmanlı
sarayında, onların 'Büyük Senyör' diye adlandırıldığı padişah
sarayında aynı debdebe ile yemek yenip yenmediğidir. Esir
İspanyol padişah sarayını bilmiyor fakat bir ara sadrazam
kaymakamlığı bile yapmış Kaptanı Derya Sinan Paşa'nın sarayından
örnekler verir.
"Size Sinan Paşa'nın nasıl yemek yediğini anlatayım.
Yüksek tabakanın ne türlü yediğini bundan çıkarabilirsiniz;
başka bir örnekten, orta hallilerin ne biçim yediğini öğrenirsiniz;
ve Sinan Paşa'nınkine biraz daha debdebe katarak da büyük
Senyör'ün nasıl yediğini anlarsınız."
Bu girişten sonra hemen yemeklere
geçmez ve dönemin sofra adabına ilişkin önemli ipuçları
içeren satırları yazar. "Yere oturmaları âdet
olduğu gibi, yemeklerini de yerde yerler. Halılar kirlenmesin
diye sofra örtüsü olarak yere at derisinden veya at derisine
benzer kalın ve renkli bir sahtiyan sererler. Peçete ödevini
görmek için de, dört kenarından dizlerin üstüne çekebilecek
kadar geniş bir bezi derinin üzerine yayarlar. Komüyonlarda
kilisede yapıldığı gibi. Yere serilen deriye 'sofra' derler.
O memlekette, bir senyörün sofrasına dahi meyve, bıçak,
tuzluk, tabak konmaz."
Sofrada meyve eksikliği
dikkat çekmiş ki, bunu "Yemiş yemezler mi?"
yolunda bir soru izler. Cevap, "Çok yerler ama,
yemeklerde değil" dir.
Sofrada bıçak kullanılmaması
da, etlerin genellikle büyük parçalar halinde sofraya getirildiği
Batı dünyası için ilginç bir ayrıntıdır. Yemeklerin nasıl
kesildiği sorusuna verilen cevap da bu merakı giderir: "Pide
dedikleri bir çeşit ekmekleri vardır. Bunları üçe bölüp
sofraya getirirler. Parçalar ufak tabak görevini görür.
herkes etini, kendi pide parçasının üstüne koyar."
Aslında burada yukarıda değinilen Batılı âdete benzerlik
bulmak mümkün Hazırlanacağı üzere, Ortaçağ'da Batı'da en
aristokrat sofralarda bile aynı işi görmek için sofraya
ekmek dilimleri konduğundan ve ortadaki tabaktan etini alanların
lokmalarını bu ekmeğin üzerine koyarak yediklerinden bahsetmiştik.
Ancak sofrada tuzluğun bulunmaması,
yazarın Türkler lehine bir iddiasına temel oluşturması açısından
önemlidir. Bunu "Tuza lüzum yoktur. Çünkü ahçıları
o kadar ustadır ki, yemeklere gereken bütün çeşniyi verirler"
diye açıklar.
Debdebeden çok, zarif bir
ayrıntı da sofrada hizmet eden görevlilerin giyim kuşamı
ile ilgili. Pedro bundan çok etkilenmiş olmalı ki, bunları
uzun uzun anlatır. "Sinan Paşa'nın konağında,
'çaşnigir' denilen kırk kadar içoğlanı vardı. Başlarına
'çaşnigirbaşı' derler. Bizde karşılığı 'metrdotel'dir. Gündelikleri
bir buçuk riyaldir. Bütün işleri Paşa'nın sofrasına yemekleri
taşımaktır. Sırf bu iş için hususi bir şekilde giyinirler.
Her yıl Paşa, kendilerine iki kat elbise verir; biri ipekli,
biri de ince dokuma. Başlarına geçirdikleri, yeniçerilerin
uçları yatırtmalı üsküflerine benzer; bir farkla, renkleri
aldır." Daha sonra açıklamalardan
bu hizmetkarların bu süslü elbiselerini Paşa ile arasıra
dışarı çıktıklarında da giydiklerini öğreniyoruz. Bu konudaki
bir başka ayrıntı da, bellerine "kuşak" olarak bir karış
eninde, gümüş telden örülü ve zırh gibi kemer sardıkları.
Yemek kaplarına gelince,
bunların sadeliği İspanyollar için gerçekten şaşırtıcıdır.
Birinin "sahanlar gümüş müdür?" sorusuna
Pedro, "Her şeyden önce biliniz ki, şeriatları
gümüş kaplarda yemeği içmeyi, gümüş tuzluk, gümüş kaşık
kullanmayı men eder" diye
cevap verir. Sonra padişah, Kanuni Sultan Süleyman'ı kastederek,
"Ulu Türk olsun, prens olsun, büyük veya küçük
olsun, şeriatlar buna yetki vermez" der.
Bir hükümdarın gümüş takımları
olmaması dinleyenleri şaşırtmıştır. Böyle birisinin değerli
sofra takımları olup olmadığını tekrar sorduklarında cevap
açıktır: "Vardır. Her türlüsü ve en fevkaledesi
vardır. Ama kendi yaptırmamıştır. Kocaman şamdanları da
vardır. Ama kendi yaptırmamıştır. Bunlar Venedik'ten, Fransa'dan,
Macaristan'dan, Hırvatistan'dan gelmiş hediyelerdir. Hazinesinde
saklı tutar, kullanmaz. Sinan Paşa'nın da şuradan buradan
hediye edilmiş bir çok gümüş takımları vardı, ama o da kullanmazdı."
Bunun nedenini ise, şeriate
dayanarak böyle davrandıklarını yineleyerek açıklar. Türkler,
İspanyol esire göre, "Dünyada gümüş kaplarda yiyenler
bunu ahirette yapamazlar" derlermiş!
Öyleyse nasıl kaplarda yemek
yenirdi? Sahanları nedendir? İspanyol gözlemcimiz bunu "Bakırdan"
diye cevaplar. Sonra ayrıntılara girer. "Bakırı
İngiltere'de işlenen 'peltre' den daha güzel işlerler. Biz
nasıl şimşiri veya bir başka ağacı tornada işleyip türlü
türlü şeyler yaparsak, onlar da bakırı işleyerek yaparlar.
Diledikleri biçimi verdirdikleri bakır kaplar kalaylatılınca
gümüşü andırır. İşte Ulu Türk'ün de, ileri gelenlerin de
kullandıkları, bu çeşit kapaklı sahanlardır. Bunları eskidikçe
yeniden kalaylatırlar. Ucuza çıkar ve yepyeni gözükürler."
Nedense bardak konusu da
İspanyolların ilgisi çeker. Sinan Paşa'nın ne tür bardak
kullandığı sorusuna verilen cevap, "senyörlerin
en çok kullandıkları porselen bardaklardır"
yolundadır. Bunun nedeni ise, zehirin bardağı çatlatıp kendini
belli ettiği yolundaki inançtır. Ayrıca kalaylanmış bakırdan
kulpsuz ve ayaklı bir çeşit kap daha bulunduğu belirtilir.
Bunların bir litre büyüklüğünde (bugünkü hesapla yaklaşık
beş bardak iriliğinde) olduğu da kaydedilir. Porseleni pahalı
bulanların bu bakır tasları tercih ettikleri, buna karşılık
hali vakti yerinde olup da porselen yerine bu bakır kapları
tercih edenlerin de çok olduğu söylenir.
Cam ise bilinmekle birlikte
pek yaygın gibi görünmez. İspanyol esir, "Venedik
işi ince bardaklar bulunur. Fakat, her şeyde olduğu gibi,
bize benzememek için kullanmazlar"
yolunda bir açıklama yapar. Sonra da ekler, "Hem
şarap içmedikten sonra ne diye cam bardak kullansınlar?
Cam kaplar reçel meçel gibi şeyler için onlara da yarar."
Biraz da servis konusuna
girelim. İspanyol esirin notlarında bununla ilgili şu gözlemler
var: "Çaşnigirlik eden içoğlanları, ellerinde
kapaklı sahanlar, iki sıra olarak mutfağa gidip yemekleri
alırlar ve aynı düzenle sofraya getirirler. 'çaşnigirbaşı'
sofraya önce kendi sahanını koyduktan sonra, yanındakinin
sahanını alıp koyar. Yanındaki, kendi yanındakinin; ve o
da, öbürünün sahanını alıp geçirir. Ve bu tertip üzere,
bütün sahanlar 'çaşnigirbaşı'nın eline geçip Paşa'nın sofrasını
bulurdu. Yenen yemekler, gene aynı tertiple geri götürülürdü."
Peki böyle bir sofrada kimler
bulunurdu? Bunun cevabı, bugünkü toplumsal anlayışla çelişir..
Yazar, bu şaşkınlığı kolayca tahmin ettiği için bunu büyük
bir keyifle aktarır: (Muhteşem bir cihan İmparatorluğu'nun
Kaptanı Deryası ve hatta Sadrazam kaymakamı Sinan Paşa ile)
"Kendi kölesi olmamak şartıyla, herkes birlikte
yemek yiyebilirdi! Kölelerinden valiliği dahi yükselmiş
olanlar vardı. Ama bunlar birlikte yiyemezlerdi. Doğrudan
doğruya kendi adamlarından olmadıktan sonra, bir ahçı yamağı
bile sofrasına oturabilirdi.!!!"
Yazar şu gözlenimini aktarmadan
geçemez: "Yemek yönünden aralarında ayrılık yoktur.
Kimseyi tanımadığı halde gelen biri, ayakkabılarını çıkartıp
sofraya oturabilir ve eline bir kaşık alıp yiyenlere katılır.
Yemeğini bitirince Allah'a şükrederek, 'sofrayı kaldırın'
derdi!"
Ünlem işaretleri İspanyol
esir ve Paşa'nın hekimi kitabın yazarına değil, bu satırların
yazarına ait. Çünkü böyle bir durumu bir Türkün, yirminci
yüzyılın sonunda bile anlayabilmesi gerçekten çok güç. Konu
o kadar ilginç ki, 'Pedro' bazı açıklamaları yapmayı sürdürür.
"Baş kahyası ve ahçıbaşı Paşa'nın yemeklerinden yemeğe yetkiliydiler.
Ama, gene de birlikte değil. Köle olmayan yirmi dört Türk
uşağı vardı. (...) Ödevleri, çektirme ile denizden gezmeğe
çıktığı zaman kürek çekmekti. Bunlara 'kayıkçı' denir. İşte
adamlarından yalnız bu kürekçiler, kendisiyle birlikte yemek
yiyebilirlerdi."
Tekrar sofraya dönelim. Yemek
bitince sahanların sofradan nasıl kaldırıldığını yukarıda
görmüştük. Anlatılanlara bakılırsa bunlar mutfağa değil,
Hazinedarın sofrasına götürülmekte. Burada oda hizmetini
gören içoğlanlarla haremağaları kalanları yiyorlarmış. Yaklaşık
elli kişilik grup, ki içinde İspanyol gözlemcimiz de var,
yedikten sonra sıra bu kez artık yarı miktarına inmiş yemekler
diğer içoğlanlarına götürülmekte imiş. Onlar da yiyebileceklerini
yedikten sonra sofraya konağın terzileri, kunduracıları,
demircileri silahçıları, kuyumcuları ve diğerleri otururmuş.
Yazar, "Yemekler bir çok elden geçtiği çin, hele et olarak,
iyi bir şey kalmazdı" diyor. Bu arada ayrı yiyen kahyabaşı
ve aşçıbaşının sahanlarının da, artanlarının yenmesi için
öbür hizmetkarlara gittiği belirtiliyor.
'İyi bir şey', hale et kalmamasına
rağmen bu döngü içinde sona kalan acaba aç mı kalıyordu?
Bunu İspanyol esirin notlarında kolayca bulmak mümkün. "Bu
münasebetle şunu da bilin ki"
diyor, "Bütün ev halkını tek bir kişi kalmadan
doyuracak kadar pişirecek yemeklerden köpeklere, kedilere
ve havada uçan kuşlara da bir şeyler kalmalıdır. Bunlara
da artmaması, hem büyük günah, hem de uğursuzluk sayılır."
Bir de mutfak alet ve edevatı
üzerine birkaç küçük ayrıntıdan söz edildiğini belirtelim.
"Yemek pişirilen kaplar büyük müdür?"
sorusunu fırsat bilen 'Pedro' bundan yararlanarak Türklerin
o dönemde kullandıkları mutfak aletlerinden bazılarını kısaca
tanımlar: "(Yemek pişirilen kaplar) Konak halkına
gereken yemekleri pişirebilecek kadar kocamandır. Kazana
benzerler. Yalnız kulpsuz ve ağızları biraz daha dardır.
'Tencere' denir ve tornada işlenmiş kalın bakırdan yapılır.
'Tepsi' dedikleri, gene bakırdan, altları düz ve kenarları
yüksek bir kapları da vardır."
Yemeklere gelince... bu konuda
hatırlarda epey bilgi mevcut. Çoğu hem döneme ait, hem de
Türk mutfağının geçmişten bugüne uzanan çizgisi içinde tutarlı
bilgi. Bir kısmı ise, yazarın ancak kısıtlı bir bölge ve
grup içinde yaşamış olmasına bağlanabilir gibi görünen çelişkiler
içeriyor. Mesela Türklerin baş ve sakatattan hoşlanmadıklarına
dair not pek inandırıcı görünmemekte. Bu konuda Fatih'in
sarayına ait mutfak defterlerini hatırlayın. Ayrıca Türkler
gibi Orta Asya'dan bu yana hayvancılıkla birinci dereceden
ilgilenmiş bir toplum için böyle bir şey kolay kabul edilebilir
değil. Hele bu geleneğin başta İstanbul olmak üzere günümüz
Türkiyesi'nde bile hala geçerli olduğu düşünülürse!
Biz sözü yine İspanyol gözlemcilerimize
bırakalım. "Her gün yedikleri 'pilav' denilen
pirinç yemeğidir. Koyun etinden et suyu ve inek yağı ile
pişer. Sulu değildir. Tane tanedir. 'Pilav'a ufacık, çekirdeksiz
İskenderiye üzümü de karıştırdıkları olur. 'Pilav'la, bizde
yenilen karanfilli salça veya bal yerine, parça parça edilerek
pişirilmiş salçalı semiz koyun eti iyi gider. Badem taneleri
karıştırılmış taze ve kuru erik hoşafı da iyi gider Pirinçten
'zerde' dedikleri koyu ve sarı renkte bir şey daha yaparlar.
Bu çok bal ister. Pirinçle yaptıkları üçüncü yemek de 'tavuk
çorbası'dır. Tavuğu parçalayıp biber de katarak pirinçle
pişirirler.
Bir şeyi iyi bilesiniz, inek yağı katmaksızın hiçbir yemek
pişirmezler. Kızartma, yahni, kavurma, mercimek, nohut olsun,
mutlaka yağ katarlar. Ekmeği bile yağa bularlar."
Sinan Paşa'nın sofrasında
en lezzetli yemek dereotlu, nohutlu ve soğanlı kuzu yahnisiydi.
Sık yedikleri ıspanak da lezzetliydi. Daha sayayım: Etli,
kabukları soyulmuş buğday veya şehriye; üzerine limon sıkılan
mercimek yemeği; asma zamanı, biberli ve baharlı yaprak
dolması; mevsimi olunca, patlıcan ve kabak dolmaları; mevsim
geçince, kağıt gibi ince yufkalara sarılı kıymalı börekler.
"Yemekte ayrıca salça istememeli, kullanmazlar." Meyvelerle
ilgili daha önce yazılanlara ek olarak, ilerleyen sayfalarda
İstanbul'da yenen meyveler ile ilgili daha ayrıntılı bilgi
verilmekte. Burada yazılanlardan anlaşıldığına göre dönemin
başkentinde meyve yetiştirilirse de büyük kısmı yine de
taşradan-yani İstanbul dışından-getirildiği halde çok boldur.
Hele kuruyemişin bolluğu daha dikkat çekicidir. Kuruyemişler
arasında incir, üzüm, badem, ceviz, fındık, kestane sayılır.
Üzümün pek bol, hatta her çeşidinin bulunduğu özenle kaydedilir.
Diğer meyvelere gelince bunları İspanyol yazarımız şöyle
anlatır: "Kiraz pek boldur; vişne azdır, sevmezler de; üzüm
gibi kurutup kaynatarak şerbetini içerler, tadı fena olmaz.
Vişne İtalya'da da azdır, en çok Bolonya'da bulunur ve adı
'maraska'dır.
Kastilya'dan dışarı çıktınız
mı, Kudüs'e değin geçeceğiniz bütün yerlerde, 'dilimli elma'
veya 'yarma erik' göremezseniz, ama İstanbul'da 'mis elması'
dedikleri ve bizim 'dilimli elma'larımız kadar lezzetli
ufak ufak elmalar bulunur.
Armut, elma, kavun pek boldur
ve bizdekinden çok ucuzdur.
Sinan Paşa, Ulu Türk'ün vekili
olarak İstanbul'u idare ederken, konağa hediye çok yemiş
gelirdi. Bir kez, karadan yirmi günlük yoldan Büyük Senyör'e
getirilen çeşitten sekiz kavun getirdiler. Tatlarını anlatamam.
Çürümeğe yüz tutmuş olanların tatları bile, en iyi kavununkilerden
üstündü. Çekirdekleri soyulmuş badem içini andırıyordu.
Merak ettim, nerede ve nasıl yetiştirildiğini getirenden
sordum. 'Irak'ta, -şimdi adını hatırlamadığım- bir suyun
kenarında dedi. Kumu biraz deşerler ve su çıkınca iki üç
çekirdek atıp örttükten sonra, kendi kendine yetişirmiş."
Bunlar elbette gündelik yemekler. Yazar, bazen et kızartması
ve kebab da yenildiğini söylemekle birlikte, "ama
genel olarak yedikleri, söylediklerim"
diyor.
Ancak öte yandan zaman zaman
gerçekleştiği anlaşılan büyük şölenler de var. Nitekim,
bir ara Sinan Paşa'nın Donanma komutanlarından Dorgut'a
verdiği iki ziyafette "kanatlıların her çeşidi,
türlü hamur işleri, oğlak ada tavşanı, kuzu neler yoktu"
diye mönü sayılıp dökülür.
Yukarıda adı anılmayan bazı
yiyecekler ise, kitabın başka yerlerinde anlatılıyor. Bunların
en ilginci av hayvanlarının yiyecek olarak sofralarda neredeyse
hemen hiç görülmemesi. Yazarın bilgisi dışında olduğundan,
Müslümanlıkta Hz. Muhammed'in avcılıktan hoşlanmamasını
örnek alanların bu âdete pek hoş gözle bakmamasının rolü
elbette belirtilmiyor. Yazar, İstanbul'a yakın yerlerde
(...) Büyük Senyör'den başkası avlanamaz diyor. Elbette
sadece padişahın avlanabilmesi de av hayvanlarının mönülerin
dışında tutulmasının o dönemdeki en önemli nedeni olsa gerek.
Yalnız bir kere kendisi Sinan Paşa'ya "emredin,
size birkaç keklik getirsinler"
dediğini ve bunun üzerine valilere haber salındığını ve
kekliğe boğulduklarını anlatıyor. Yine de Türkler'in bu
tür egzotizmden uzak olduklarını iğdiş edilmiş horoz ve
tavuk gibi, temini hiç de zor olmayan, yiyeceklere meraklı
olmamalarını kaydederken, açıkça söylemese bile, hissettiriyor.
Bir ara 'havyar'dan söz eden
İspanyol esire, bunun ne olduğu sorulduğunda, "Karadeniz'de
tutulan büyük balıkların beyinlerinden ve yağlarından yapılan
bir çeşit ezmedir." Diye
cevap veriyor. Burada bir karışıklık olduğu muhakkak. Doğrularla
yanlışlar içiçe geçmiş bulunuyor. Havyarın Karadeniz'deki
mersin balıklarından elde edildiği doğru. Yanlış olan bunun
balığın .beyninden ve yağlarından elde edildiği. Havyar
o gün de bugün de, bu balığın yumurtalarından elde edilmekte,
hatta bizzat bu yumurtalara havyar adı verilmekte. Yazarı
yanıltan herhalde bunun bizim 'tarama' adını verdiğimiz
benzer bir balık yumurtası olması. Ya da belki tane havyar
yerine ezilmiş ve bu yüzden biraz da ucuz olan bir türünü
görmüştü. Bunu destekleyen bir kanıt da, yazarın "yiyenler
Rumlardır. İçkiyle iyi gider, ringa veya sardalya gibi.
İki dilim ekmeğin arasına sürülür. Denizde en iyi yiyecektir;
ateş istemez soğuk yenir. Etle ilgisi olmadığı için perhiz
günlerinde yenebilir"
açıklaması.
İspanyol yazarın gerçek havyarla
taramayı karıştırmış olması ihtimali hem bunu Arap sabununa
benzetmesinden hem de ilerleyen satırlardaki sözlerinden
daha açık görülüyor: "Bir akça verdiniz mi, bütün
ev halkına yetecek kadar alabilirsiniz"
diyor. Bu o gün için gerçek havyar için geçerli idiyse,
insanlar çok şanslıymış demekten başka söz kalmıyor!
Nihayet kitapta ilgi çekici
bir saptama da balık ve deniz ürünleri üzerine yapılıyor.
Arkadaşının ağzından seslendirdiği "Lezzetli balıkları
varken ve şeriatleri de men etmemişken, ne diye her gün
et yerler?" sorusuna,
"Balığa düşmandırlar"
diye cevap veriyor. Bu vesileyle bir de batıl inancı naklediyor:
"(Türkler) şarap içmeyip su içtikleri için, (balık)
vücutta dirilir derler ve inanırlar da."
Yazar, Türkler'in yoğurda
düşkünlüklerini de anlatmadan geçemiyor. Türklerin taze
sütü pek sevmediklerini belirten yazar, buna karşılık "ekşisine
doyamazlar" diyor ve buna
'yoğurt' dendiğini söyledikten sonra "yoğurt dedikleri
bize göre ekşidir, ama onlar yoğurttan bizim kremadan hoşlandığımızdan
daha çok hoşlanırlar"
diye ekliyor. Bir başka yerde de, İspanyol arkadaşına, "Senin
beğendiğin 'krema' onlarda da vardır; 'kaymak' derler. Ama
'yoğurt'u sevdikleri kadar sevmezler' " demekten
kendisini alamıyor. Bu arada yoğurdun bütün yıl yapıldığını
belirtiyor ve yapımına da kısaca değiniyor: "Sütü
maya ile koyulaştırırlar. Maya olarak gene 'yoğurt'u ' kullanırlar.
İlk maya incir sütünden yapılır."
Bir ara da torba yoğurdundan söz ediyor ve "Mayalanıp
koyulaşmış sütü bir torbaya koyup süzerler. Yemek veya içmek
istedikleri vakit biraz alıp arzularına göre oranlayarak
sulandırırlar" diye aynı
zamanda ayranı da adını vermeden anmış oluyor.
İspanyol gözlemcimiz, içecekler
konusunda ise, yemekte iken su içilmesinin âdet olmadığını
belirtiyor. Ardından yapılan açıklama biraz edepsizce ama,
biz yine de aynan aktaralım: "Ama, yemekten kalkınca,
çeşmeye veya su bulunan yere gidip öküzler gibi içerler."
Yazar, Türklerin yemekte
su içmemelerini, yemeklerin- Batıda'kinin aksine- kendi
deyimiyle 'suluca' olmasına bağlıyor. Bu nedenle de kaşıkla
yendiğini söylüyor. "Esasen bütün yemekleri sulu
olduğundan, bizdeki senyörler gibi, susamazlar."
Gözlemcimiz, bir de şerbet
âdetine değiniyor. "Sinan Paşa'nın konağında 'şerbet'
denilenden birkaç çeşit bulunurdu. Kiraz, kayısı ve erik
gibi meyvalar kaynatılıp şeker veya bal katılarak hazırlanır.
Bozulur endişesiyle her gün tazesi kaynatılırdı"
diyen yazar, "Ziyafetlerde 'şerbet' içirmeden
konuklarını salıvermezler" diye küçük bir not da ekliyor.
Kitabın bir başka yerinde de, kahvehanelere ve meyhanelere
şerbet satıcılarının da uğradığını ve bunların Türk olduklarını
söyledikten sonra, 'sundukları şerbet de ucuzdur'
diyor.
Şarap ise Osmanlı İmparatorluğu'nda
mevcut bir içki. Ancak İspanyol gözlemci, zaman zaman bazı
yeniçerilerin şarap içtiklerini yazmakla birlikte bu içkinin
Müslüman halk arasında yaygın olduğuna dair hiçbir şey söylemiyor.
"Türkler içmemiş ne çıkar?"
diyor. "Hristiyanlar ve Yahudiler dururken?"
sonra İstanbul'un o dönemdeki meyhanelerini uzun uzun anlatıyor:
"Hem çok iyi meyhaneleri vardır. Ucuz da. Birine
girdiniz mi, imtihana tutulursunuz. Önce, 'beyaz mı? kırmızı
mı?' diye sorarlar. 'Beyaz' dediniz mi, 'Kandiye mi? Gelibolu
mu?' derler. Hangisini seçseniz üçüncü bir sorgudan kurtulamazsınız:
Kaç yıllık?"
Bu anlatılanlar karşısında,
dili tutulan arkadaşlarından biri dayanamayıp, "Bu
kadarı bizde sarayda bile bulunmaz" der.
Sonra şarapların ayrıntılarına
geçilir. "Misket ile hepsinden üstün olan 'Malvaziya'nın
binliğini 4 aspero' ya (Bir İspanyol para birimi T.Ş.) verirler,
şayet dört yıllıksa. Bir veya iki yıllığı 3 aspero'yadır
ve 'San Martin'den' aşağı değildir."
"(Kırmızı şaraplar arasında) En makbulü, Rumların 'topiko'
dedikleridir. 'Topiko' yerli demektir. Sertçe ve rengi açıktır.
Binliğini 2 aspero'ya verirler. Sonra, bizdeki 'toro'yu
andıran, Midilli'nin ve Sakız'ın koyu şarapları gelir. Binliği
1.5 aspero'dur. Trabzon'dan Marmara Adası'ndan ve Eğriboz'dan
da çok şarap gelir. Binliği 7 'maravedi'ye (Bir başka İspanyol
para birimi T.Ş.) verdikleri için tutsaklar bunu içebilir."
Türklerin şarap içmemesine
şaşıranlara cevap olarak ise, muhtemelen o günlerde Türkler
arasında çok anlatılan Hz. Muhammed ile ilgili bir hikayeyle
karşılık verir. "Anlatacağımı (Türklerin) bir
çok bilginlerinden dinleyip öğrendim. Muhammed bir gün ber
bahçenin kenarından geçerken, bir alay gencin zıplayıp atlayarak
oynadıklarını görmüş ve eğlenişlerini hoşuna giderek seyrettikten
sonra yoluna devam ederek camiye gitmiş. Akşam camiden çıkıp
gene bahçenin kenarından geçerken, bu sefer gençlerin sarhoş
olduklarını ve sarhoş olmadan önce aralarında en ufak kışkırtıcı
bir şey geçmediği halde, kıyasıya döğüşüp birbirlerini yaradıklarını
görmüş. Bunun üzerine sarhoşları ilenip insanları hayvana
çeviren şarabı yasak etmiş."
Şarabın yasak olmasına karşılık, yazar, üç günlük üzüm suyunun
daha şıra olduğu için içilebilir kabul edildiğini söylüyor.
Dördüncü gün ise, şaraplaşmış olduğu için, içilemez olduğunu
belirtiyor.
Kendisini 'Pedro' olarak
tanıtan İspanyol esir, Kanuni Sultan Süleyman'ın Kaptanı
Deryası ve Sadaret Kaymakamı Sinan Paşa'nın hekimi, bir
yerde çok önemli bir yargıyı dile getirir. Yazar, Osmanlı
İmparatorluğu'nun en şaşaalı, debdebeli, tantanalı, zengin
ve müreffeh günlerinde bile, üstelik kedisi bu zenginliğin
içinde yaşamış olduğu halde, Türklerin yemeğe ve sofra keyfine
ilişkin görüşlerini biraz da Batılı âdetlerle bağlı birinin
şaşkınlığı ile şöyle anlatır: "(Türkler) Yemeğe
pek düşkün değillerdir. Bana kalırsa yaşamak için yerler,
yoksa yemekten zevk duyduklarından ötürü değil. Kaşığı ellerine
geçirince sanki aralarında Şeytan karışmış da kovalıyormuş
gibi, çarçabuk yerler. İyi bir huyları vardır, yemekte hiç
laf etmezler ve fazla eğlenmezler. Karnını doyuran 'Allah'a
çok şükür' deyip derhal kalkar ve yerini hemen başkası alır."
Küçük bir ayrıntı ama, bugün
unutulduğu için bu kısa sofra duasının o zamanlarda "Elhamdülillah,
çok şükür ya Rabbi, Allahu Teala Padişahımız'ın bir gününü
bin eylesin" olduğunu
yazarın kendisinin bir başka yerde belirttiğini söyleyelim.