Küçük Ayasofya
Camii - Ss. Sergius ve Bacchus Kilisesi
Küçük
Ayasofya Camii Eminönü ilçesinde Cankurtaran ile Kadırga
semtleri arasında Marmara surlarının güney deniz kısmına
yaklaşık 20 m. mesafede konumlanmaktadır. Bazı kaynaklarda
yapının yakınında Hormidas Sarayı olarak bilinen Büyük Saray'ın
bir pavyonunun ve bitişiğinde de Havari Petrus ve Pavlos
adına yapılmış bazikal planlı bir kilise bulunduğu belirtiliyorsa
da günümüzde bunların yerini tam olarak belirleyen hiçbir
kanıt yoktur. (Prokopios 1994)
Günümüzde İstanbul'un
kullanılabilir en eski yapısı olan Küçük Ayasofya Camii
ya da eski adıyla Ss. Sergius ve Bacchus kilisesi 527-536
yılları arasında inşa edilmiştir. Kaynaklarda yapının inşaatı
hakkında rastlanan efsaneye göre (Millingen 1912) I. Anastasyus
devrinde I. Justiniaunus ve amcası I. Justinos, İmparator
Anastasyus aleyhinde bir ayaklanmaya adları karıştığı için
idama mahkum edildiler. Hüküm yerine getirilmeden bir gece
önce çifte azizler Ss. Sergius ve Bacchus İmparator Anastasyus'un
rüyasına girip I. Justinos ve I. Justiniaunus lehinde tanıklık
ederler. Bu olaydan etkilenen imparator onları affeder.
I. Justinianus tahta çıkıp imparator olduğunda çifte azizlere
karçı şükran borcunu ödemek için adak kilisesi olarak Ss.
Sergius ve Bacchus kilisesini yaptırır.
Yaklaşık 1000
yıla yakın bir süre kilise olarak hizmet veren yapı İstanbul'un
fethinden sonra 1504'te II. Bayezid devrinde Kapu Ağası
Hüseyin Ağa tarafından camiye çevrilmiştir.
Mimari Tanım
Yapı
başkent Konstantinopol'da merkezi planlı, birinci dönem
Bizans kiliselerinin tipik örneklerindendir. Düzgün olmayan
dikdörtgen planlı kilisenin batısında narthex kısmı, doğusunda
da yarım altıgen biçimindeki apsis kısmı yer alır. Düzgün
olmayan dikdörtgenin içine yerleştirilmiş olan sekizgen
planlı orta mekan, köşelerinde exedra denilen yarım daire
biçimli nişlerle genişletilmiştir. Bu orta mekanın köşelerine
çokgen biçimli ayaklar ile apsis hariç bunların arasına
ikişer sütun yerleştirilerek orta mekan ile apsis arasında
bir mekan bütünlüğü sağlanmıştır. Bu plan şeması bakımından
yapı; Ravenna - St. Vitale, Aachen - Aix Le Chapella ve
Basra - Bacchus kiliseleri ile benzer özelliklere sahip
olmasına rağmen üçüncü boyutta tamamen farklıdır.
Orta mekan üzerinde
köşelerindeki sekiz büyük ayak ile taşınan 16 dilimli bir
kubbe yer almaktadır. Bu dilimlerin sekizi düz, sekizi de
iç bükey olup düz dilimlerde çekme gerilemelerinin erkisinde
kalan alt kısımlarda bu etkiyi kaldırmak için kemer biçimli
pencereler açılmıştır. Orta mekandan dikdörtgen forma geçişi
sağlayan koridorların üstü tonozlarla geçilerek üst katta
galeri şeklini alır. Galeri katında exedraların üstü üç
kemerle taşınan yarım kubbelerle geçilmiştir.
Kilisenin yapıldığı
dönemde iç duvarların eş zamanlı yapılarda olduğu gibi mozaiklerle
süslü olduğu sanılmaktadır. Ancak günümüzde bunu doğrulayan
hiçbir kanıt yoktur, yapının iç yüzeyi tamamen sıvalıdır.
Yapıda Bizans dönemine ait tek süsleme orta mekanın etrafında
galeri katı seviyesinde çok ince bir işçiliğe sahip üzüm
salkımı ve yaprağı motiflerinden oluşan bir arşitravdır.
Buna göre yapının putpereslik devrinde şarap tanrısı Bakus
adına yapılmış olan bir tapınağın yerine inşa edildiği ve
adındaki Bacchus'un da buradan geldiği iddia edilmektedir.
Yapı Malzemesi
Ss. Sergius ve
Bacchus kilisesinde kullanılan yapı malzemesi taş, tuğla
ve harçtır. Kuzey, batı ve doğu cephelerindeki duvarlar,
onarım görmüş kısımlar hariç yığma tağlanın geniş aralıklarla
düzenlenen taş sıralarıyla takviyelenmesi ile oluşturulmuştur.
Ortalama olarak 70x35x5 cm. boyutlu tuğlalar 4-5 cm. kalınlığında
harç ile birbirine bağlanmıştır. 19. yüzyıl yapısı olan
güney cephesinde ise düzensiz taş ve tuğla örgüleri vardır.
Yapı bütününde tuğla örgüsünü takviye amacıyla yapılan taş
sıralarında değişik kireç taşı türleri kullanılmıştır.
Yapı içinde malzeme
olarak ayaklarda zemin katta 4 cm. harç ile bağlanmış kavkılı
kalker, galeri katında ise tuğla kullanılmıştır. Koridorların
ve galeri katının tonozları ile merkezi kubbede de malzeme
olarak tuğla kullanılıp tuğlalar tonozun merkezinde birleşen
ışınsal derzler oluşturacak biçimde yerleştirilmiştir.
Ayaklar arasında
yer alan kolonlar kırmızı ve yeşil serpatinden olup, kolon
başlıkları ile galeri katı seviyesindeki arşitrav Marmara
mermerindendir. Yapı camiye çevrildikten sonra yapıya eklenen
minber ve müezzin mahfili de mermerden yapılmıştır.
Yapının Geçirdiği
Değişiklikler
Kaynaklara göre
yapıda ilk hasar ve buna bağlı olarak ilk onarım 9. yüzyıldaki
İkonoklazm hareketleri sonrasında oluşmuştur (Müller - Weiner
1977). Bunu takiben 1204 Latin istilâsı sonrasında da iç
süslemelerin onarılması gekermiştir (Paolesi 1961).
1504'te Kapu
Ağası Hüseyin Ağa'nın yapıyı camiye çevirtmesi sırasında
yapının tüm iç süslemeleri değiştirilip iç kısmında güneydoğuya
minber, kuzeybatıya müezzin mahfili, dış kısımında da batı
duvarı önüne son cemaat yeri olmak üzere camiye özgü bazı
bölümler eklenmiş, cephelerinde Osmanlı mimarî özelliklerine
bağlı olarak farklı boyutlarda pek çok pencere açılıp mevcut
pencelerinde bir kısmı kapatılmıştır.
Yapının güneybatı
köşesine esas yapıdan bağımsız olarak bir minare inşa edilmiştir.
İlk minarenin nasıl olduğu bilinmektedir. Kaynaklarda 18.
yüzyılda Barok üslup özelliklerine sahip yeni bir minarenin
yapıldığı belirtilmektedir. (S. Eyice 1978). Bu Barok üsluptaki
minarenin gövdesi sekizgen bir kürsüye oturtulmuş, gövde
Barok profili kemerlerin üzerine yükselip yukarıda bir bilezik
kısmıyla şerefeye bağlanmıştır. Tamamen Barok süslemelere
sahip şerefenin korkuluğu da düz levhalardan yapılmıştır.
Kurşun kaplı klasik bir külahı olan bu minare bilinmeyen
bir nedenle 1936 yılında kürsüsüne kadar yıkılmıştır. Bir
süre yıkık duran minare 1955 yılında şimdiki yeniden inşa
edilmiştir.
Önemli
deprem kuşağı üzerinde bulunan İstanbul'da 1600'den günümüze
dek VI şiddetinden daha büyük şiddetli 89 deprem kayıtlı
olduğuna göre Küçük Ayasofya Camii'nin daha fazla deprem
yaşadığı kuşkusuzdur. (N. Çamlıbel 1991). Kapu Ağası Hüseyin
Ağa'nın vakıflarında 1648 depreminde sıvaların döküldüğü,
kuzey ve güney camlarının kırıldığı, 1763 depreminde de
yapının büyük hasar gördüğü ve restorasyon işlerinde Ahmet
Ağa'nın görevlendirildiği belirtilmektedir (S. Eyice 1978).
1870-1871'de
yapıyla güney deniz surları arasında kalan bölgeye yapıdan
yaklaşık 5 m. mesafeden geçecek biçimde demiryolu inşa edilmiştir.
Zemin seviyesinden 1 m. yükseklikte bulunan demiryolu yaklaşık
50 yıl tek hat olarak hizmet vermiştir. Kaynaklarda belirtildiğine
göre her tren geçişinde güney duvarlarının taşları döküldüğü
için 1877'de Osmanlı örgü üslubuyla bir duvar örülmüştür
(Mathews 1971). 20. yüzyılın başlarında demiryolu zemin
seviyesinden 3m. yükseltilerek çift hatlı hale getirilmiştir.
Balkan Savaşı
sırasında savaştan kaçanlar tarafından barınma mekanı olarak
kullanılan yapı Cumhuriyet döneminde 1937 ve 1955'te olmak
üzere iki büyük onarım geçirmiştir (S. Eyice 1978). Daha
önce sıvalı ve badanalı olarak bilinen yapının cephesi 1955'ten
sonra bakım görmüş ve kubbe kasnağı dışında tüm cephede
tuğla ve taş örgüleri görünür hale getirilmiştir.
Günümüzde cami
olarak kullanılan yapının kuzeydoğu ve güneydoğu kısımlarında
özellikle exedralarda yoğunlaşan çatlaklar mevcuttur. Bu
çatlaklar sürekli olup kubbeden başlayıp exedralar üzerindeki
yarım kubbelerden ve galeri tonozlarından geçip yapının
dış duvarlarına kadar inmektedir. Yapının güvenliğini tehlikeye
düşüren bu çatlakların oluşum nedenlerinin bulunması ve
hasarların onarılması için gerekli çalışmalar yapılmalıdır.
Dinsel Yapılarımıza Dönüş