Ergin İnan'ın
ayrıntılardan hareketle oluşturduğu kendine özgü dünya,
giderek görsel şölene dönüşür. Sonuçta; cıvıl cıvıl, rengarenk
- tıpkı sol elinde birbirine karışan boyalar gibi. Burada,
ressamın resim olmaya ahdettiği, dönüşü olmayan bir serüven
yaşanır; her şey, usulca tersyüz olmuştur handiyse. Belki
zamanla oynanmaz; ama şimdi, her nasılsa dünden öncedir
hep.
İnan için yaşamı
resmetmek, görünür dünya ile kurduğu diyaloğun ötesinde
bir anlam taşır; mimesis, yaşanmakta olanın süreçselliğidir
çünkü. Bu nedenle, sanat yapıtının sondan başa doğru ilerleyen
kurgusunu tersine çevirip, hayatın akışıyla özdeş kılan
rastlantılar zinciri, söz konusu resimleri yönlendiren temel
ilkedir. Sezgi ve dalıncı rehber edinmenin rahatlığı, bu
üretim modelinde kendiliğinden içtenliğin teminatına dönüşmüştür.
Resim, birşey
anlatmaz, olsa olsa ne olduğunu sorgular sadece; İnan'a
göre "gönül olanı çizmek"le eşanlamlıdır bu. Gör/ül/mek,
bak/ıl/mak vb. hep çift yönlü bir süreç olup, edimlerimizin
bile öznesi çoğun tartışmaya açıktır.
İnan, ben neyim
- ya da kimim - sorusuna değil, ben, ben miyim'e yanıt arar;
bu açmaz, sonuçta var olan her şeyi topyekün kucaklamaya
kalkışan bir yeryüzü sevdalısına çevirmiştir onu; başta
insan olmak üzere, salyangozdan bokböceğine, tırtılsıdan
solucana kadar tüm yaratıklar bundan payına düşeni alır;
geride izleyiciye kalan ise bu coşkuyu paylaşmaktır artık.
Plastik
Sanatçılarımızın Özgeçmişleri'ne Dönüş